top of page

Edebiyat Bilgi ve Kuramları Türkçe ÖABT

Bu sayfada yalnızca edebiyat kuramları konu anlatımı ele alınmaktadır. Türkçe ÖABT kapsamındaki edebiyat teorilerini ayrıntılı ve anlaşılır şekilde inceleyebilir, nazım bilgisi, söz sanatları, metin türleri, edebiyat akımları ve diğer edebiyat bilgi konularına ise ilgili sayfalardan ulaşabilirsiniz.

Edebiyat Teorisi ve Eleştirileri

Tanzimat’la başlayan yenileşme sürecinde, edebiyatın tanımı ve işlevi üzerine yoğun tartışmalar yürütülmüş; bu süreçte kuramsal eserlerin yanı sıra tartışmaya dayalı eleştiri anlayışı da gelişme göstermiştir. İlk tartışmalar, bazı Fransızca tamlamaların yazımı üzerine yoğunlaşmış; bu bağlamda Tasvir-i Efkâr ile Ruzname-i Ceride-i Havadis gazeteleri arasında polemik yaşanmıştır. Şinasi, Fihrist-i Efkâr’ın ön sözünde kaleme aldığı yazıda “edebiyat tarihi” kavramını ele almış, dili yabancı unsurlardan arındırma düşüncesini gündeme taşımıştır. Eleştiri alanında dikkat çeken ilk isim Namık Kemal’dir. Türk edebiyatının ilk eleştirmeni olarak kabul edilen Namık Kemal, Lisan-ı Osmanî’nin Edebiyatı Hakkında Mülâhazatı Şâmildir adlı yazısıyla, eski edebiyatı eleştirirken yeni edebiyatın özelliklerini ortaya koyması bakımından önem taşır. Bunun yanında Tahrib-i Harabat, Takip, Bahar-ı Dâniş Mukaddimesi, Mukaddime-i Celâl, İntibah Mukaddimesi, İrfan Paşa’ya Mektup ve Renan Müdafaanamesi gibi eserleriyle de eleştiri alanında etkili olmuştur.

• Ziya Paşa’nın Şiir ve İnşa makalesi ile Harabat’a yazdığı mukaddime, eleştiri kapsamında değerlendirilebilecek önemli metinlerdir.

• Ahmet Mithat Efendi’nin Dekadanlık tartışmaları da eleştiri alanında öne çıkan çalışmalar arasında yer alır.

• Recaizade Mahmut Ekrem, Talim-i Edebiyat adlı eseriyle edebiyat kuramı alanındaki önemli bir boşluğu doldurmuştur. Zemzeme III ve Takdir-i Elhan ise eleştiri türünün önemli örnekleri arasında kabul edilir.

• Mizancı Murat ve Beşir Fuat, eleştiri alanına önemli katkılar sağlamış; özellikle Beşir Fuat, Batı edebiyatının tanınmasına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur.

• Muallim Naci, Istılahat-ı Edebiye adlı eseriyle edebiyat bilgisi alanına katkı sağlamış; ayrıca kafiye tartışmaları ile Zemzeme–Demdeme polemiğinde üstlendiği rol sayesinde eleştiri tarihinde önemli bir yer edinmiştir.

Yansıtma Kuramı I

“Sanat nedir?” sorusuna verilen ilk yanıt, sanatı yansıtma, benzetme veya taklit (mimesis) olarak değerlendiren anlayıştır. Bu görüşe göre sanat eserinde ele alınan temel unsur doğadır, insandır ve hayattır. Sanatçı, eserinde bu gerçekliği yansıtarak dünyayı adeta bir ayna gibi sunmayı amaçlar. Yansıtma kuramına göre sanatçı, dış dünyadaki nesneleri, insanı ve yaşamı, mümkün olduğunca aslına bağlı kalarak eserine aktarır. Bu anlayış doğrultusunda sanatçı; hayatı, doğayı ve yaşamın herhangi bir kesitini olduğu gibi yansıtır. Dolayısıyla sanat eseri, yüzeysel anlamda gerçekliğin bir kopyası niteliği taşır. Bu kuramın en önemli temsilcisi Platon’dur. Platon, resim ve edebiyatın gerçeğin özü ya da ideali değil, yalnızca görünen dünyayı yansıttığını savunur. Bu nedenle yansıtma kuramının temel temsilcileri arasında kabul edilir.

Platon, sofistlerin gerçeklik anlayışının aksine kesin bilginin mümkün olduğuna inanır. Ona göre insan, duyular aracılığıyla sürekli değişen maddi dünyayı algılar; ancak bu dünya, hakikatin kendisi değildir. Gerçek bilgiye yalnızca akıl yoluyla ulaşılabilir. Duyularla kavranabilen dünya değişken olduğu için güvenilir bilgi sunamaz; buna karşılık değişmeyen idealar dünyası, gerçek varlığın ve kesin bilginin kaynağıdır. Bu nedenle Platon’a göre asıl gerçeklik, duyularla algılanan maddi dünya değil, zihinsel olarak kavranabilen idealar dünyasıdır. Maddi dünya ise bu ideaların yalnızca bir yansıması, başka bir ifadeyle taklidi (mimesis) niteliğindedir. Nasıl ki ressam, doğadaki renkleri tuvale aktararak gördüğü dünyayı yansıtıyorsa; şair de sözcükler aracılığıyla duyularla algılanan dünyayı yansıtır. Dolayısıyla sanat eseri, gerçekliğin doğrudan kendisini değil, onun bir kopyasını ortaya koyar.

Platon’a göre “Sanat eseri gerçekliği yansıtmaz; insanı hakikate ulaştırmak yerine ondan uzaklaştırır. Bu nedenle insanın amacı idealar dünyasına yönelmek olmalıdır.” Bu düşünce doğrultusunda Platon, sanata eleştirel bir yaklaşım sergiler. Platon, sanatın özellikle edebiyatla olan ilişkisini de sorgular ve edebiyatın felsefenin gerisinde kaldığını ileri sürer. Ona göre savaş, devlet yönetimi ve insan eğitimi gibi önemli konularda şairler, yeterli bilgiye sahip olmamalarına rağmen kendilerini yetkin kişiler gibi göstermektedir. Ayrıca şairlerin, ilhamı tanrısal bir güçten aldıklarını iddia etmeleri ve savaşlarda elde edilen başarıları tanrılara bağlamaları da Platon tarafından eleştirilmiştir.

Platon, şiirleri anlatım yöntemlerine göre üç gruba ayırır:

a. Şairin, söyleyeceklerini doğrudan kendi ağzından aktardığı eserler.

b. Mimesis (taklit) yöntemine dayanan eserler (trajedi ve komedya).

c. Her iki anlatım yönteminin birlikte kullanıldığı destan türü. Bu türde şair, kimi zaman olayları kendi ağzından anlatır, kimi zaman da kişileri konuşturur.

Yansıtma Kuramı II

Marx – Engels – Plehanov

Karl Marx ve Friedrich Engels, Marksist kuramı ortaya koyarken sanatı ekonomik yapı ile ilişkilendirmiş ve bu iki unsur arasındaki bağlantının niteliğini açıklamaya çalışmıştır. Marksizm, özü itibarıyla tarih felsefesine dayanan ekonomik bir kuramdır. Bu anlayışa göre tarihin gelişimi, belirli kanunlara bağlı olarak ilerler. Tarihsel maddecilik, toplumların geçmişini açıklarken aynı zamanda gelecekte hangi yönde gelişeceğini de öngörebileceğini savunur.

 

Bu doğrultuda toplum tarihinin temel aşamaları şu şekilde sıralanır:

• İlkel toplum → Kölelik → Feodalizm → Kapitalizm → Sosyalizm → Komünizm

Tarihsel maddeciliğe göre üretim araçları ile üretimi gerçekleştiren toplumsal gruplar arasındaki ilişkiler, toplumun altyapısını oluşturur. Ekonomik yapı olarak da adlandırılan bu altyapı; ahlaki, hukuki, dinî ve sanatsal değerlerden meydana gelen üstyapıyı belirler. Dolayısıyla toplumsal gelişmeleri doğru biçimde değerlendirebilmek için öncelikle altyapının incelenmesi gerekir. Üstyapı kurumları ise ekonomik bakımdan egemen olan sınıfın görüşlerini ve çıkarlarını yansıtır. Sanat da bu üstyapı kurumlarından biri olduğundan, egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eden bir nitelik taşır.

Friedrich Engels, tarihsel maddeciliğin tarihî olaylara katı ve değişmez bir biçimde uygulanamayacağını; her tarihsel olayın kendi koşulları içinde, somut gerçeklik temel alınarak değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Bu nedenle sanat eserlerinin yalnızca ekonomik etkenlerle açıklanamayacağını, estetik değerlerin de dikkate alınması gerektiğini belirtir.

Georgi Plehanov, Marksist estetik anlayışını sistemleştirmeye çalışmış ve sanatı; duygu, toplumsal yaşam ve sınıfsal ilişkiler bağlamında ele almıştır. Ona göre estetik zevk, fayda ve sanat eserinin toplumsal işlevi gibi meseleler, Marksist düşüncenin ekonomik ve maddi temelleri doğrultusunda açıklanmalıdır. Sanatın kökeni üretim faaliyetlerine dayanır. Başlangıçta insanların korunma, barınma ve yaşamlarını sürdürme amacıyla gerçekleştirdikleri yararlı etkinlikler ile kullandıkları araçlar zamanla estetik bir nitelik kazanmıştır. Belirli bir sınıfın sanatı ya da sınıf bilinci ortaya çıktıktan sonra ise sanatçı, mensubu olduğu sınıfın ideolojisini eserlerine yansıtır. Bu nedenle sanat eserlerini değerlendirirken estetik ölçütlerin yanı sıra toplumsal fayda ölçütünün de dikkate alınması gerekir.

Toplumcu Gerçekçilik

Toplumcu gerçekçilik, sanatın ne olduğu sorusundan çok nasıl olması gerektiği sorusuna odaklanan bir sanat anlayışıdır. Bu kurama göre sanat, toplumsal gerçekliği yansıtmalıdır. Ancak yansıtılan gerçeklik, yalnızca mevcut toplumsal düzeni değil; tarihsel süreç içinde toplumsal gelişmenin yönünü de ortaya koymalıdır. Bu nedenle eserlerde tarihsel somutluk, işçi sınıfının eğitimi ve toplumsal dönüşüm düşüncesi önemli yer tutar.

Toplumcu gerçekçilik, mevcut toplumsal değerlerin ve kurumların görünürdeki sağlamlığına rağmen zamanla değişeceğini; bunun yanında henüz var olmayan ancak gelecekte ortaya çıkması beklenen yeni toplumsal düzenin de işaretlerini taşır. Dolayısıyla önemli olan, gerçekliğin yalnızca bugünkü durumunu göstermek değil, hangi yöne doğru geliştiğini de ortaya koymaktır.

Lukács’a göre sanat, gerçekliği yansıtır ve bu yansıtma anlayışı başlıca iki biçimde ortaya çıkar:

• Eleştirel gerçekçilik (gerçekçilik)

• Toplumcu gerçekçilik

 

Lukács’a göre sanatçının temel görevi, toplumun iç yapısını ve işleyişini kavramaktır. Eserde yer alan kişi, olay ve durumların tipik nitelikler taşıması, sosyal gerçekliğin doğru biçimde yansıtılmasını sağlar. Sanatın temel amacı ise önemsiz ayrıntıları değil, toplumsal açıdan belirleyici ve anlamlı olanı ortaya koymaktır. Hem eleştirel gerçekçilik hem de toplumcu gerçekçilik, toplumsal gerçekliğin özünü yansıtmayı amaçlar. Ancak toplumcu gerçekçilik, yalnızca sosyalist toplum düzeninde uygulanabilecek bir anlayış olarak değerlendirilirken; eleştirel gerçekçilik, hem sosyalist hem de sosyalist olmayan toplumlarda uygulanabilen daha geniş kapsamlı bir sanat anlayışıdır.

Üretim Olarak Sanat

Louis Althusser’e göre gerçek edebiyat, ideolojiyi doğrudan aktaran bir araç değildir. Sanat, ideolojik unsurları hammadde olarak alır; onları dönüştürerek özgün bir ürün ortaya koyar. Bu yönüyle edebiyat, gerçekliği doğrudan yansıtan bir ayna olmaktan çok, onu yeniden üreten ve dönüştüren yaratıcı bir etkinliktir. Sanat eseri, sanatçının yoktan var ettiği bir yapı değil; mevcut malzemenin estetik bir biçimde işlenmesiyle oluşturulan bir üretim sürecinin sonucudur.

Pierre Macherey ise edebiyatı, kullandığı malzemeyi dönüştüren ve ona yeni bir biçim kazandıran toplumsal bir üretim etkinliği olarak değerlendirir. Bu nedenle edebiyat, yalnızca gerçekliği yansıtan değil, aynı zamanda onu yeniden kuran ve anlamlandıran yaratıcı bir güç niteliği taşır. Toplumcu gerçekçilik anlayışına göre sanat eseri, gerçekliği bütün yönleriyle yansıttığı ölçüde yaşamı ve insanı daha doğru biçimde açıklar. Sanatçı, gerçekliği yalnızca estetik haz uyandırmak amacıyla değil; aynı zamanda bireyleri bilinçlendirmek ve özellikle ahlaki bakımdan eğitmek amacıyla da eserine yansıtır.

Dış Dünyaya ve Topluma Dönük Eleştiri

Tarihsel Eleştiri

Tarihsel eleştiri, okuyucunun geçmiş dönemlerde yazılmış bir eseri doğru anlayabilmesi, değerlendirebilmesi ve estetik değerini kavrayabilmesi için eserin ortaya çıktığı dönemin siyasal, toplumsal ve kültürel koşullarının; inanç sisteminin, dünya görüşünün, sanat anlayışının ve geleneklerinin bilinmesini gerekli görür. Bu anlayışa göre eser, yazıldığı dönemin koşulları dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Günümüzün ölçütleriyle geçmiş dönemlere ait eserleri yargılamak doğru bir yaklaşım değildir.

Tarihsel eleştirinin temel ilkeleri şunlardır:

Öncelikle metnin doğru ve güvenilir biçimi belirlenmelidir.

• Eserin dili ayrıntılı biçimde incelenmeli, sözcüklerin yazıldığı dönemde taşıdığı anlamlar esas alınmalıdır.

• Tarihsel eleştiri, yazarın yaşamını ve biyografisini de önemli bir inceleme alanı olarak kabul eder.

• Temel amaç; eseri ait olduğu edebî gelenek içerisinde değerlendirmek, aynı türe ait eserlerle karşılaştırmak, biçim ve içerik özelliklerini belirlemek ve bu özellikler doğrultusunda eserin değerini ortaya koymaktır.

• Bir edebiyat eserini değerlendirirken hem yazıldığı dönemin hem de sonraki dönemlerdeki etkisinin dikkate alınması, eserin edebiyat tarihindeki yerinin doğru biçimde belirlenmesini sağlar.

Sosyolojik Eleştiri

Sosyolojik eleştiri, edebî eseri toplumun değer yargıları doğrultusunda inceler. Bu yaklaşıma göre çevre, ırk ve dönem gibi toplumsal unsurlar eserin oluşumunda belirleyici rol oynar. Sanat, toplumdan bağımsız ve kendi başına var olan bir olgu olarak kabul edilmez.

• Irk: Ulusal özellikleri ifade eder.

• Dönem: Belirli bir tarihsel zamanı ifade eder.

• Ortam: Coğrafi koşulları ifade eder.

 

Sosyolojik eleştiri, edebiyatın toplum içinde doğduğunu ve toplumun bir yansıması olduğunu kabul eder. Bu nedenle farklı toplumlarda farklı edebiyat anlayışlarının ortaya çıkmasını; ırk, dönem ve çevre koşullarıyla açıklar. Bu eleştiri anlayışı büyük ölçüde betimleyici nitelik taşır. Eser hakkında doğrudan değer yargısında bulunmak yerine, onu toplumsal koşullar çerçevesinde açıklamaya çalışır. Bununla birlikte bazı durumlarda değerlendirme yaparak normatif nitelik de kazanabilir.

Marksist Eleştiri

Marksist eleştiri, özellikle 19. ve 20. yüzyıllarda yansıtma kuramını sanatın açıklanmasında temel alan önemli yaklaşımlardan biridir. Marksist estetik, birçok yönüyle gerçekçilik anlayışına dayanır ve sanat eserini, toplumsal ve ekonomik yapı ile ilişkisi çerçevesinde değerlendirir.

Gerçekçiliğin Özellikleri

• Gerçekçilikte konu olarak çağdaş toplumun gündelik yaşamı ele alınır. Sanatçı, yaşadığı dönemin toplumsal gerçekliğini, mümkün olduğunca kendi gözlem ve deneyimlerine dayanarak eserine yansıtır.

• Gerçekçi sanatçı, ele aldığı gerçekliği bütün yönleriyle ortaya koymayı amaçlar; olayların yalnızca belirli yönlerini öne çıkarmaz. Çirkin, sıradan, acı ya da ayıp olarak görülen unsurlar da sanatın konusu kabul edilir. Bu yönüyle gerçekçilik, Natüralizm ile yakın ilişki içerisindedir.

• Gerçekçilik anlayışına göre her olayın bir nedeni vardır (determinizm). Olaylar rastlantılarla değil; psikolojik ve toplumsal yasalar çerçevesinde açıklanır.

• Gerçekçi yazar, gerçekliği olduğu gibi ve tüm çıplaklığıyla okuyucuya sunmayı amaçlar. Bu nedenle eserde yazarın kişisel görüş ve yorumlarına mümkün olduğunca yer verilmez.

Marksist Estetikte Dönemler

Marksist estetik genel olarak iki dönemde incelenir:

• 1934 yılına kadar olan birinci dönem

• Toplumcu gerçekçilik kuramının benimsendiği 1934 sonrası ikinci dönem

 

Karl Marx, Friedrich Engels ve Georgi Plehanov gibi düşünürler, sanat eserleri ile ekonomik yapı arasındaki ilişkiyi ayrıntılı biçimde incelemişlerdir. Ancak bu ilk dönemde sanat konusunda parti tarafından belirlenmiş ortak ve kesin bir görüş bulunmamaktadır. İkinci dönem ise Sovyetler Birliği'nde resmî nitelik kazanan Toplumcu Gerçekçilik anlayışının benimsendiği süreci ifade eder.

Marksist eleştiri, sosyolojik eleştiriyle benzer biçimde sanat olaylarının toplumsal nedenlerini araştırır. Bununla birlikte sosyolojik eleştiriden farklı olarak, sanat eserlerini ekonomik koşullar ve toplumdaki sınıf çatışmaları temelinde açıklamayı esas alır.

 

Marksist eleştirinin temel özellikleri şunlardır:

• Sanatı; sanat türleri, edebî akımlar, üsluplar, ekonomik altyapı ve sınıf çatışmalarıyla ilişkilendirerek bunların oluşum nedenlerini açıklamaya çalışır.

• Sanat eserinin ortaya çıkışında etkili olan toplumsal nedenleri değerlendirir.

• Sanat eserlerinin gelişimini açıklamak için kullandığı kavramları, aynı zamanda eserleri değerlendirmede ölçüt olarak benimser. Bu ölçütler arasında toplumsal yapı, sınıf farklılıkları ve sınıf çatışmaları önemli yer tutar.

• Önceliği, eserin içeriğinin eleştirisine verir. Bu nedenle eser, öncelikle hangi sınıfın çıkarlarına hizmet ettiği açısından değerlendirilir.

• Edebiyatın bir sanat dalı olması nedeniyle kendine özgü estetik özellikleri bulunduğunu kabul eder. Ancak estetik ölçütlerle ideolojik ölçütlerin birlikte değerlendirilmesi, Marksist eleştirinin en çok tartışılan yönlerinden birini oluşturur.

Anlatımcılık I

Romantiklere Göre Sanat

Rönesans, bireyciliğin gelişmesi için gerekli zemini hazırlamış; ancak sanatçının bireysel duygu ve iç dünyasını merkeze alan anlayış, 19. yüzyılda Romantizm akımı ile belirginleşmiştir. Bu anlayışta sanatın merkezinde sanatçının içsel yaşantısı yer alır.

Romantiklere göre sanat eserinin temel özelliği, sanatçının duygu ve düşüncelerini ifade etmesidir.

• Sanat eseri, artık dış dünyayı yansıtan bir ayna olmaktan çıkar; sanatçının ruhunu ve iç dünyasını yansıtan bir araç hâline gelir.

• Sanat, duyguların dilidir. Neoklasik anlayışta sanatçı, herkes tarafından paylaşılabilecek ortak duyguları dile getirirken; Romantizm, sanatçıyı özgün kılanın, yalnızca ona ait ve başkalarında bulunmayan yaşantılar ile duygular olduğunu savunur.

• Romantikler, gerçek şiiri duygunun en yoğun ve en samimi ifadesi olarak kabul eder. Bu nedenle özellikle lirik şiir, Romantizm’in en karakteristik türü olarak görülür.

• Bir sanat eserinin değeri, sanatçının kişiliğini, özgün niteliklerini ve yaratıcı dehasını yansıtma gücüyle ölçülür. Eser, bu özellikleri taşıdığı ölçüde okuyucu üzerinde etkileyici ve büyüleyici bir izlenim bırakır.

Yaratma Olarak Anlatımcılık

Anlatımcı sanat kuramına göre sanatın özü, yaratma eyleminde bulunur. Bu anlayışta yaratma ile duyguların anlatımı aynı kavram değildir. Duygunun ifade edilmesi, duygunun yalnızca dile aktarılması anlamına gelmez; aksine, duygu anlatım sürecinde biçim kazanır ve belirginleşir. Bu kurama göre duygu, ancak dil aracılığıyla ifade edildiğinde tam anlamıyla varlık kazanır. Başka bir ifadeyle, duygu anlatılmadan önce tam olarak belirlenmiş değildir; anlatım süreci, duygunun oluşmasını ve açıklık kazanmasını sağlar.

Romantizm anlayışında sanatçı, başkalarının düşüncelerini ya da beklentilerini gözetmez. Kendi iç dünyasını ifade ederken aynı zamanda kendi benliğini de yeniden oluşturur. Böylece yaratma eylemi, sanatçının temel görevi hâline gelir. Sanatçı, duygularını başkalarında etki uyandırmak amacıyla değil; onları keşfetmek, anlamak ve bilince çıkarmak için ifade eder. Bu nedenle anlatımcı kurama göre sanatçı, öncelikle kendisi için yazar. Anlatımcı kuramın temel görüşlerinden biri, anlatımdan önce duygunun tam anlamıyla var olmadığıdır. Günlük hayatta belirli bir duygunun önce var olduğu, daha sonra sözcüklerle ifade edildiği düşünülse de anlatımcı anlayış bunu kabul etmez. Buna göre duygu, ancak dile dönüştürüldüğü anda belirginleşir; anlatımdan önce ise tam olarak tanımlanmamış, belirsiz bir yaşantı niteliği taşır.

Sanat eserinin ortaya çıkış süreci, bu belirsiz duyguların açıklık kazanması, biçimlenmesi ve anlaşılır hâle gelmesi sürecidir. Başka bir ifadeyle anlatım, duygunun dile dönüştürülmesidir. Dolayısıyla anlatılmış duygu, artık tamamlanmış ve belirginleşmiş bir duygudur. Anlatımdan önce gerçek anlamıyla var olmayan duygu, anlatım sayesinde somut ve tanımlanabilir bir nitelik kazanır. Buradan hareketle, bir sanat eserinde ifade edilen duygu ile aynı duygunun farklı sözcüklerle yeniden anlatılması mümkün değildir. Çünkü böyle bir durumda ortaya çıkan anlatım, öncekinden farklı bir nitelik taşıyacak ve yeni bir duygu oluşturacaktır.

Bu anlayışa göre kavramlar farklı yollarla ifade edilebilir; ancak duygular aynı biçimde aktarılamaz. Bir şiirde dile getirilen duygu, önceden belirlenmiş ve daha sonra ses, ölçü ya da biçime dönüştürülmüş değildir. Şiirin anlamı, onu meydana getiren bütün unsurların oluşturduğu organik bütünlükten doğar. Bu nedenle duygu, yalnızca belirli sözcüklerle ve tam da o biçimde ifade edildiğinde varlık kazanır. Örneğin bir şiiri düz yazıya dönüştürerek ya da “Şair burada ölüm korkusunu anlatmaktadır.” biçiminde özetleyerek şairin ifade ettiği duygu tam anlamıyla aktarılamaz. Ölüm korkusu genel bir kavramdır; oysa her şiirde bu duygu, sanat eserine özgü tek ve benzersiz bir biçimde ortaya çıkar. Duygular, ancak sözcüklerle ifade edildiklerinde somutlaşır; bu nedenle bu özgünlük başka yollarla tam olarak aktarılamaz.

Anlatımcılık II

Aktarım Olarak Anlatımcılık

Duyguların aktarımı kuramı, ilk bakışta sanat ile ilgili temel bir problemi açıklıyor gibi görünse de ayrıntılı biçimde incelendiğinde çeşitli güçlükler ve çözümlenmemiş sorunlar içerir. Her şeyden önce sanatçının yaşantısı ile okurun yaşantısı aynı değildir. Sanatçının eserini meydana getirirken yaşadığı deneyim, yalnızca ifade ettiği duygudan ibaret değildir. Yaratma sürecinde karşılaşılan güçlükler, zaman zaman hissedilen yetersizlik duygusu ya da teknik bir sorunun aşılmasından doğan haz gibi okurun paylaşamayacağı pek çok deneyim de bu sürece dâhildir. Bu nedenle okurun, sanatçının yaşantısını bütünüyle deneyimlemesi mümkün değildir. Dolayısıyla “okur, sanatçının yaşantısını aynen yaşar.” yargısı geçerli değildir.

Bunun yanında sanatçının dile getirdiği duygu ile okurda uyandırdığı duygu her zaman aynı olmayabilir. Örneğin yazar öfke duygusunu ifade etmiş olsa bile okurda nefret ya da tiksinti uyandırabilir; kederi anlatan bir metin ise okurda acıma duygusu oluşturabilir. Bu nedenle birçok sanatçı, eserlerini belirli bir duyguyu doğrudan aktarmak amacıyla kaleme aldığını kabul etmez. Kimi sanatçılar yalnızca kendi duygularını dile çevirmeyi amaçlarken, kimileri de sanat eserini bilinçli ve hesaplı bir estetik kurgu sonucunda oluşturur. Sanatçı ile okur arasındaki ilişki, bu nedenle birebir özdeşlik ilişkisi değildir. Okur, sanat eserini kendi yaşantısı, bilgi birikimi ve duygu dünyası doğrultusunda anlamlandırır; bu yüzden aynı eser farklı okurlarda farklı etkiler uyandırabilir.

Sanat eserini oluştururken büyük bir özen, dikkat ve heyecan duyar. Buna karşılık, aynı eserin okur ya da izleyici üzerindeki etkisi farklı bir yaşantıya karşılık gelir. Bu durum, yemek hazırlayan bir aşçının üretim sürecinde duyduğu haz ile aynı yemeği tüketen kişinin aldığı hazzın birbirinden farklı olmasına benzetilebilir. Birincisi üretme sürecinden, ikincisi ise ortaya çıkan üründen haz almaktadır.

Sanatı yalnızca “kendi duygularını dile getirme” ya da “duyguların aktarımı” olarak açıklayan yaklaşımlar, sanat eserinin başkaları tarafından paylaşılmasını sanatın tanımı açısından temel bir unsur olarak görmez. Bu anlayışa göre aktarım, sanat eseri ortaya çıktıktan sonra gerçekleşen ve sanatçının yaratım sürecinde amaçlamadığı ikincil bir sonuçtur. Sanatçı için asıl önemli olan, kendi duygularını dile dönüştürmesidir.

Buna karşılık aktarımcı kuram, sanatın amacını yalnızca anlatımda değil, aynı zamanda duyguların başkalarına aktarılmasında görür. Sanatın temel işlevi, insan yaşamını zenginleştirmektir. İnsan, bireysel yaşamında sınırlı sayıda deneyim ve duygu yaşar; ancak sanat sayesinde başkalarının duygu ve yaşantılarını paylaşma olanağı bulur. Böylece bireyin yaşam deneyimi genişler ve sanat, insana sağlayabileceği en önemli yararlardan birini gerçekleştirmiş olur.

Leo Tolstoy’a Göre Anlatımcılık

Lev Tolstoy’a göre duygu aktarımını başarıyla gerçekleştiren her çalışma sanat eseridir. Aktarılan duygunun olumlu ya da olumsuz olması önemli değildir. Sanat eserinin başarısı, aktarılan duygunun bulaşıcılığı, yani başkalarına geçebilme gücü ve ulaştığı insan sayısıyla doğrudan ilişkilidir.

Bulaşıcılık gücü arttıkça sanat eserinin başarısı da artar. Tolstoy’a göre bu başarının gerçekleşmesi üç temel unsura bağlıdır:

• Aktarılan duygunun bireysellik derecesi.

• Duygunun aktarımındaki açıklık ve anlaşılırlık.

• Sanatçının içtenliği ve samimiyeti.

 

Tolstoy’a göre sanatçı, duyduğu duyguyu ifade etme ihtiyacı hissettiği için yazar. Bu nedenle sanat eserini değerlendirirken yalnızca biçimsel özelliklere değil, eserin içeriğine de önem verilmelidir. Bir sanat eserinin değerli sayılabilmesi için aktarılan duygunun geniş kitlelere ulaşabilmesi ve insanlara yarar sağlayan nitelikte olması gerekir. Estetik değer tek başına yeterli değildir; bu nedenle eserin teknik yapısı ve biçimsel özellikleri ikinci planda değerlendirilir.

Sanatçıya Dönük Eleştiri

Sanatçının Psikolojisi ve Kişiliği

Yazara dönük biyografik eleştiri, sanatçının kişiliği ile eserleri arasında güçlü bir ilişki bulunduğu düşüncesine dayanır. Bu yaklaşım iki temel amaç doğrultusunda kullanılır:

• Eserleri daha doğru anlayıp yorumlayabilmek için sanatçının yaşamını ve kişiliğini incelemek.

• Sanatçının psikolojik yapısını ve kişiliğini ortaya koyabilmek amacıyla eserlerini birer belge olarak değerlendirmek.

Eserin gerçek anlamı, yazarın zihninde tasarladığı, kurguladığı ve okuyucuya iletmeyi amaçladığı anlamdır. Bu nedenle eserin doğru biçimde anlaşılabilmesi için yazarın düşünce dünyası ve ruhsal yapısı dikkate alınmalıdır.

Bir metnin anlamının nerede aranması gerektiği konusunda üç temel görüş bulunmaktadır:

• Anlam, yazarın zihninde aranmalıdır.

• Anlam, eserin metninde aranmalıdır.

• Anlam, okurda aranmalıdır.

 

Bu yaklaşıma göre yazarın söylediklerini sorgulamadan doğru kabul etmek uygun değildir. Çünkü yazar, anlatmak istediğini eksik ifade edebilir; zamanla kendi düşüncelerini unutabilir, bilinçli olarak farklı açıklamalar yapabilir ya da okuyucuyu yanıltabilir. Bu nedenle yorum yapılırken yalnızca yazarın açıklamalarına dayanmak yeterli değildir. Yazarın ileri sürdüğü görüşler, metin tarafından desteklenmediği sürece kesin kanıt olarak kabul edilemez. Bununla birlikte, yeni eleştiri yöntemlerinin henüz gelişmediği dönemlerde yorumlarda daha çok yazarın niyetine başvurulmuştur.

Psikanaliz ve Eleştiri

Psikanalitik eleştiri, Sigmund Freud’un bilinçaltına ilişkin kuramlarına dayanır. Bu yöntemin temel amacı, sanatçının psikolojisini, bilinçaltını ve bastırılmış isteklerini ortaya çıkarmaktır. Freud’un kuramı başlangıçta bireylerin davranışlarını açıklamak amacıyla geliştirilmiş olsa da daha sonra edebî eserlerin yorumlanmasında da kullanılmaya başlanmıştır. Bu anlayışa göre insan, gerçek yaşamda gerçekleştiremediği arzu ve isteklerini hayal kurma yoluyla telafi etmeye çalışır. Sanatçıyı eser üretmeye yönelten temel etken de açığa vuramadığı bastırılmış duygu ve istekleridir. Bu nedenle sanat eserleri, sanatçının bilinçaltında yer alan arzuların, korkuların ve çatışmaların sembolik biçimde dışa vurulduğu metinler olarak değerlendirilir.

Psikanalitik eleştiri yalnızca yazarın biyografisini açıklamak amacıyla kullanılmaz; aynı zamanda eserin özelliklerini anlamaya da katkı sağlar. Eserdeki karakterlerin ve olayların incelenmesiyle sanatçının kişiliği, psikolojik yapısı ve davranış biçimleri hakkında çıkarımlarda bulunulabilir. Bu yaklaşıma göre sanatçının bastırılmış duygu ve istekleri, eserindeki kahramanlar aracılığıyla yansıtılır.

Yeni Eleştiri

Biçim–İçerik Sorunu

Biçim–içerik sorunu, kökeni Horatius’un sanat anlayışına dayanan önemli estetik tartışmalardan biridir. Horatius’a göre edebiyat hem yarar hem de estetik haz sağlamalıdır. Zamanla bu anlayış değişmiş; özellikle sembolistlerle birlikte yarar düşüncesi geri plana itilmiş, estetik değer ön plana çıkarılmıştır.

A. C. Bradley’e göre konu, eserin dışında yer alan bir unsurdur. Bu nedenle önemli olan neyin anlatıldığı değil, nasıl anlatıldığıdır. Yeni Eleştiri anlayışı da eserin değerini büyük ölçüde biçimsel özelliklerinde ve metnin kendi iç bütünlüğünde arar. Konu tek başına bir eserin estetik değerini belirlemez. Asıl belirleyici olan, konunun sanatçı tarafından nasıl işlendiği ve ifade edildiğidir. Henüz sanatçı tarafından işlenmemiş bir konu, sanat eseri olarak değerlendirilemez. Bununla birlikte, bazı eserlerin benzer konuları işlemesine rağmen farklı estetik değerlere sahip olması, içeriğin konudan farklı bir kavram olduğunu gösterir.

 

Konu, sanatçının işlediği olay, durum ya da düşünceyi ifade ederken; içerik, bu konunun sanatçının bakış açısı ve yorumuyla kazandığı anlam bütününü ifade eder. Başka bir deyişle konu, eserin dışında yer alan ham malzeme; içerik ise sanatçının onu estetik biçimde işlemesi sonucunda ortaya çıkan yapıdır.​ Biçim ise eseri oluşturan bütün unsurların birbiriyle uyum içinde örgütlenerek meydana getirdiği yapıdır. Bir eserin içeriği, ancak biçim aracılığıyla ortaya konulabilir ve anlam kazanabilir. Bu nedenle biçim ile içerik birbirinden ayrı değil, birbirini tamamlayan unsurlardır.

 

İçeriğin Değeri

Yeni Eleştiri anlayışını benimseyenlere göre bir eserin edebî niteliğini belirleyen unsur, yalnızca hangi öğeleri içerdiği değil; bu öğelerin nasıl düzenlendiği ve eserin bütünü içerisinde hangi işlevi üstlendiğidir. İyi bir sanat eseri, estetik bakımdan büyük değer taşımalı; ayrıca felsefi ve düşünsel derinlik de içermelidir. Böylece eser, yalnızca estetik ölçütlerle değil, anlam zenginliğiyle de öne çıkar.

Estetik değer, nesnenin dışında değil, doğrudan sanat eserinin kendisinde bulunur. Bununla birlikte bu değer, tek bir özellikten değil; birlikte işleyen çeşitli unsurların oluşturduğu bir bütünden meydana gelir.

 

Bu unsurların başlıcaları şunlardır:

• Birlik (bütünlük)

• Karmaşıklık

• Keskinlik (şiddet)

 

Kısacası sanat eserinin temel işlevi estetik yaşantı oluşturmaktır. Bu yaşantının ortaya çıkmasını sağlayan unsur ise eserin sahip olduğu yapısal ve biçimsel özelliklerdir.

Rus Biçimciliği

Şiirde Yazınsallık

Rus Biçimciliği, 1915 yılında Rusya’da ortaya çıkmış; 1920’li yıllarda yaşanan siyasal gelişmeler nedeniyle etkisini yitirmiş, daha sonra ise Batı’da Yapısalcılık ve Yeni Eleştiri anlayışları içinde yeniden değerlendirilmiştir. Bu kurama göre edebiyat, günlük yaşamdan bağımsız, kendine özgü kuralları ve yasaları bulunan özerk bir alandır. Sanat eseri, gerçekliğin basit bir kopyası değil; özgün ve yeniden kurulmuş bir yapıdır. Bu nedenle biçim ile anlam arasındaki ilişki, Rus Biçimciliğinin temel inceleme alanlarından birini oluşturur.

Rus biçimcileri, geleneksel okuma alışkanlıklarını kırmayı amaçlamış; edebî eserin tarih, çevre, kültür, psikoloji ya da yazarın yaşamı gibi dış unsurlar dikkate alınmadan, yalnızca kendi iç yapısı ve biçimsel özellikleri çerçevesinde incelenmesi gerektiğini savunmuşlardır.

Bu anlayışa göre sanatın temel amacı, nesneleri açıklamak değil, onları farklı ve dikkat çekici biçimde algılanmalarını sağlamaktır. Dolayısıyla sanatın asıl problemi içerik değil, biçimdir. Sanatın işleyişi ve değeri, kendi iç yasaları ve biçimsel özellikleri doğrultusunda açıklanmalıdır.

Rus Biçimciliği

Rus biçimcileri, edebiyat incelemesinin diğer bilim dallarından bağımsız, kendine özgü yöntem ve ilkelerle yürütülmesi gerektiğini savunur. İncelemeye doğrudan edebî eserden başlanması gerektiğini ileri süren bu anlayış, öncelikle bir metni edebî kılan özelliğin ne olduğu sorusuna cevap arar. Bu özelliği yazınsallık olarak adlandırır. Yazınsallığın temel işlevi ise alışkanlığı kırmaktır. Gündelik yaşamda insanlar, çevrelerini, nesneleri ve olayları zamanla alışılmış kalıplar içinde algılar. Sanat eseri ise bu alışkanlığı bozar ve bireyin dünyayı yeniden, farklı bir bakış açısıyla görmesini sağlar. Dolayısıyla sanatın temel işlevi, gerçekliği olduğu gibi yansıtmak değil; onu alışılmış algının dışına çıkararak yeniden kurmaktır.

Rus biçimcilerine göre yazınsallığın temelinde dil yer alır. Sanatçı, dili alışılmış kullanım biçiminden uzaklaştırır; kuralları dönüştürür, sözcükleri farklı ilişkiler içinde kullanır ve böylece okurda şaşkınlık uyandıran yeni bir anlatım düzeni oluşturur. Bu nedenle önemli olan, söylenen değil; nasıl söylendiğidir. Dil, okurun alışılmış algısını kırarak nesneleri ve olayları yeniden fark etmesini sağlayan temel araçtır.

Rus biçimcileri için önemli olan, sanatçının gerçeklik karşısındaki tutumu değil, dil karşısındaki tutumudur. Bu yönüyle Rus Biçimciliği ile Yeni Eleştiri arasında benzerlik bulunur. Her iki yaklaşım da edebiyatı bağımsız bir inceleme alanı olarak kabul eder ve metni kendi iç yapısı içinde değerlendirmeyi savunur. Ancak Rus biçimcileri, metni yaşamla ilişkilendirme gereği duymaz; incelemeyi bütünüyle metnin biçimsel özellikleri üzerine kurar. Rus Biçimciliğinin önde gelen temsilcilerinden Roman Jakobson, dil bilimine verdiği önem ve dilin işlevsel ile estetik kullanımını birbirinden ayıran yaklaşımıyla bu kuramın en etkili isimlerinden biri olmuştur.

Romanda Yazınsallık

Şiirde yazınsallığı sağlayan temel unsur, dilin alışılmış kullanımını kıran estetik düzenlenişidir. Romanda ise yazınsallık yalnızca dile değil; olayların kuruluş biçimine ve anlatımın örgütlenişine dayanır. Bu nedenle romanın yazınsal niteliği, gündelik yaşamı yansıtmasından değil, bu yaşamı kendine özgü bir biçimde yeniden düzenlemesinden kaynaklanır. Bir roman metnini yazınsal kılan temel özellik, onu gerçek yaşamdan ayıran özgün kurgusudur. Romanı gündelik yaşamdan farklı kılan unsur, dil ile şiirde olduğu gibi sözcük düzeyinde değil; olay örgüsünün kuruluşunda ortaya çıkar. Bu bağlamda öykü, olayların yaşamdaki kronolojik sırasını ifade eder.

 

Olay örgüsü ise bu olayların yazar tarafından estetik amaç doğrultusunda yeniden düzenlenmiş biçimidir. Kronolojik olarak önce gerçekleşen bir olay, romanda daha sonra anlatılabilir. Böylece olaylar, gerçek hayattaki sıralarına göre değil; sanatçının tercih ettiği kurgu düzenine göre sunulur. Rus biçimcilerine göre yazınsallık, alışılmış algıyı kırma gücüne dayanır. Ancak bir anlatım tekniği uzun süre kullanıldığında zamanla sıradanlaşır ve okur için alışılmış hâle gelir. Bu durumda yazınsallığın etkisi azalır; sanatın yeniden güçlü bir estetik etki oluşturabilmesi için yeni anlatım teknikleri geliştirmesi gerekir.

Yapısalcılık ve Ötesi

Yapısal Dilbilim

Ferdinand de Saussure’ün ölümünden sonra, öğrencilerinin ders notlarının 1916 yılında Genel Dilbilim Dersleri adıyla yayımlanması, dilbilim alanında yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Saussure’den önce dilbilim çalışmaları, dili tarihsel gelişimi içinde incelemeye odaklanmış; başka bir deyişle, dilde zaman içinde meydana gelen değişimleri araştıran art zamanlı (diachronic) incelemeler ön planda tutulmuştur.

Saussure ise dili yalnızca tarihsel süreç içinde değil, belirli bir zaman dilimindeki yapısı açısından da ele almış ve eş zamanlı (synchronic) inceleme yöntemini geliştirmiştir. Buna göre dil, belirli bir anda kendi içinde tutarlı ve bağımsız bir sistem olarak değerlendirilmelidir. Örneğin 16. yüzyıl Türkçesi ile 20. yüzyıl Türkçesi ayrı ayrı eş zamanlı sistemler olarak incelenebilir. Bu iki dönem karşılaştırıldığında ise dilin tarihsel gelişimi ortaya konur ve böylece art zamanlı inceleme gerçekleştirilmiş olur.

Edebiyatta Yapısalcılığı Anlamak İçin Saussure’ün Temel Ayrımları

Dil (Langue) / Söz (Parole) Ayrımı

Saussure’e göre dil (langue), bir toplum tarafından ortaklaşa benimsenen ve kullanılan soyut kurallar sistemidir. Buna karşılık söz (parole), bu sistemin bireyler tarafından somut olarak kullanılmasıdır. Örneğin İngilizce, Almanca ya da Türkçe birer dildir; bu dillerin bireyler tarafından konuşulması ise sözdür. Dolayısıyla dil toplumsal ve soyut; söz ise bireysel ve somuttur. Dilbilimin temel amacı, bireysel kullanımları değil, onların temelini oluşturan soyut sistemi ortaya çıkarmaktır.

Gösteren / Gösterilen Ayrımı

Saussure’e göre sözcükler, birer göstergedir ve her gösterge iki temel unsurdan oluşur:

• Gösteren: Sözcüğün ses ya da yazı biçimi.

• Gösterilen: Sözcüğün zihinde uyandırdığı kavram.

 

Dil, göstergelerden oluşan bir sistemdir ve bu sistem gerçeklikten bağımsız olarak kendi iç kuralları doğrultusunda işler. Saussure’e göre insanlar önce nesneleri ya da kavramları adlandırıp dili oluşturmaz; tam tersine, dil dünyayı belirli biçimlerde algılamamızı ve sınıflandırmamızı sağlayan temel sistemdir. Buna göre dış dünya kesintisiz ve bölünmemiş bir bütündür. İnsanlar ise bu bütünü dil aracılığıyla anlamlı parçalara ayırır. Sözcüklere anlam kazandıran unsur, onların tek başına taşıdığı özellikler değil; sistem içerisindeki diğer sözcüklerle kurdukları ilişkiler ve farklılıklardır. Bu nedenle göstergeler ile gerçeklik arasında doğal ya da zorunlu bir bağ bulunmaz; bu ilişki toplumsal uzlaşmaya dayalı ve keyfîdir.

Sistemin temel özellikleri şu şekilde özetlenebilir:

• Sistem, tek tek öğelerin toplamı değil; bu öğeler arasındaki ilişkilerden oluşan tutarlı bir bütündür.

• Sistem, dış gerçeklikten bağımsız olarak kendi iç kuralları doğrultusunda işler.

• Sistemin temelini, öğelerin tek başına sahip oldukları özellikler değil; sistem içindeki işlevleri ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler oluşturur.

 

İnsanların kullandığı bütün gösterge sistemleri de benzer biçimde incelenebilir. Dilin yanı sıra şiir, davranış biçimleri, trafik işaretleri, giyim kuşam, dinsel simgeler ve benzeri sistemler de birer gösterge düzeni olarak değerlendirilebilir. Bu tür gösterge sistemlerini inceleyen bilim dalına göstergebilim (semiyoloji/semiotik) adı verilir.

Yapısalcı Anlatı İncelemesinde Temel Kavramlar

Yapısalcı anlatı çözümlemesinde üç temel kavram öne çıkar:

• Söylem (Discourse): Metinde olayların sunuluş biçimini ve anlatılış düzenini ifade eder.

 Öykü (Story): Olayların gerçek zaman sırasına göre düzenlenmiş hâlidir.

• Anlatım Edinimi (Narrative Competence): Anlatının kurulmasını sağlayan yapı ve ilkeleri ifade eder.

 

Yapısalcıların temel inceleme alanı, öykü ile söylem arasındaki ilişkidir. Çünkü yazarın temel malzemesi olan öykü, söylem aracılığıyla yeniden düzenlenir. Yapısalcı çözümleme, bu dönüşümün nasıl gerçekleştiğini ortaya koymayı amaçlar. Olayların söylem içinde yeniden düzenlenmesi üç temel unsur çerçevesinde incelenir:

 Düzen (Order): Olayların kronolojik sırasının söylem içinde nasıl değiştirildiğini inceler.

• Süre (Duration): Anlatıda hangi olay ya da ayrıntıya ne kadar yer verildiğini araştırır.

• Frekans (Frequency): Bir olayın söylem içerisinde kaç kez anlatıldığını inceler.

 

Yapısalcılar arasında bu dilbilim modelinin edebiyata uygulanışına ilişkin görüş ayrılıkları bulunsa da ortak kabul edilen temel ilkeler şunlardır:

• Edebiyat incelemesinin amacı, tek tek eserleri yorumlamak ya da değerlendirmekten çok, bütün edebî eserlerin bağlı olduğu ortak sistemi ortaya koymaktır.

• Edebiyat, tarihsel gelişiminden bağımsız olarak öncelikle eş zamanlı bir sistem içinde incelenmelidir.

• Edebiyat, kendi içinde bağımsız bir yapı olarak ele alınmalı; inceleme, bu yapıyı meydana getiren öğeler arasındaki ilişkiler ve işlevler üzerine kurulmalıdır.

• Bu amaçla, dilbilimde söze karşılık gelen somut edebî eserlerden hareket edilerek, bunların bağlı olduğu dil niteliğindeki genel sisteme ulaşılmalıdır. Yapıt ile sistem arasındaki ilişki, dilbilimdeki söz–dil ilişkisine benzer.

Yapısalcılık Ötesi ve Derrida

Jacques Derrida’nın felsefesinde birbiriyle yakından ilişkili üç temel kavram öne çıkar:

• Söz merkezcilik (Logocentrism)

• Ses merkezcilik (Phonocentrism)

• Différance (Ayrım ve erteleme)

 

Derrida’ya göre söz merkezcilik, dil ile gerçeklik arasında doğrudan ve güvenilir bir ilişki bulunduğu inancına dayanır. Bu anlayış, dilin anlamı eksiksiz biçimde taşıyabileceğini varsayar.

Ses merkezcilik ise konuşmayı yazıya üstün gören görüştür. Buna göre konuşan kişi, zihnindeki düşünceleri doğrudan dile aktardığı için anlamın en güvenilir biçimi konuşmadır. Dinleyici de konuşanı doğru anlayarak anlamı doğrudan kavrayabilir. Yazı ise konuşmadan türemiş, ondan sonra gelen ve dolaylı bir anlatım biçimi olarak değerlendirilir.

Derrida, bu iki anlayışı da eleştirerek anlamın hiçbir zaman tek, kesin ve tam olarak belirlenemeyeceğini savunur. Bu düşünceyi açıklamak için geliştirdiği différance kavramı, anlamın hem diğer göstergelerden farklılaşarak oluştuğunu hem de hiçbir zaman tam olarak sabitlenmeyip sürekli ertelendiğini ifade eder. Bu nedenle bir metnin anlamı tek ve kesin değildir; her okuma sürecinde yeni ilişkiler kurularak yeniden üretilir.

Derrida’ya göre yazı, anlamı doğrudan ve eksiksiz biçimde yansıtmaz. Yazılı metin, düşünceyi dolaylı biçimde aktarır ve bu nedenle anlamın bütünüyle yeniden kurulmasına olanak vermez. Çünkü yazı ortaya çıktıktan sonra, onu üreten kişinin denetiminden bağımsız hâle gelir. Bu nedenle Derrida, söz ile yazı arasında yapılan değer hiyerarşisini eleştirir. Ona göre yazıyı konuşmadan daha değersiz görmek, söz merkezci anlayışın bir sonucudur. Söz merkezcilik, dili düşünceleri eksiksiz biçimde aktaran şeffaf bir araç olarak kabul eder. Derrida ise bu yaklaşımın yanıltıcı olduğunu savunur.

Derrida, yazının mantıksal olarak konuşmadan sonra değil, ondan önce geldiğini ileri sürer. Bu düşüncesini açıklamak için, yapısalcılığın kapalı ve durağan yapı anlayışı yerine différance kavramını geliştirir. Bu kavram, anlamın hem sürekli farklılaşarak oluştuğunu hem de hiçbir zaman tam olarak kesinleşmeyip sürekli ertelendiğini ifade eder. Anlamın metinde hazır ve değişmez biçimde bulunmadığını savunan Derrida, bu görüşünü ortaya koymak amacıyla yapı-söküm (deconstruction) yöntemini geliştirir. Bu yöntem, metnin görünen anlamını değil; metin içinde bastırılmış, çelişkili ya da göz ardı edilmiş unsurları ortaya çıkarmayı amaçlar. Böylece metnin yalnızca görünen mantığı değil, kendi içinde taşıdığı çelişkiler de görünür hâle gelir.

 

Derrida’ya göre hiçbir metin tek, kesin ve kapalı bir anlam taşımaz. Anlam sürekli ertelendiği ve yeniden üretildiği için her okuma yeni anlam olanakları ortaya çıkarır. Yapı-söküm, bu yönüyle kesin ve değişmez anlam anlayışını sorgular ve yapısalcılığın temel kabullerinden ayrılır.

Derrida’nın düşünceleri, özellikle edebiyat eleştirisini iki temel bakımdan etkilemiştir:

• Edebiyat kavramının yeniden değerlendirilmesi.

• Edebî eserlere uygulanan eleştiri yöntemlerinin dönüşmesi.

 

Gündelik dil ile bilim dili, temel olarak açık ve kesin bilgi aktarmayı amaçlar. Buna karşılık edebiyat dili; duygu, düşünce ve yaşantıları doğrudan değil, imgeler, semboller ve çok katmanlı anlamlar aracılığıyla ifade eder. Bu nedenle edebiyat metinlerinde anlam çoğu zaman örtük ve çok anlamlıdır. Edebiyat eleştirisinin temel görevi de bu kapalı anlam katmanlarını ortaya çıkarmaktır.

Bilimsel metinlerde dilin mümkün olduğunca açık, kesin ve yanlış anlamaya izin vermeyecek biçimde kullanılması beklenir. Edebî metinlerde ise dil, anlamı tek bir noktaya sabitlemek yerine çoğullaştırır. Derrida’ya göre bilimsel metinlerle edebî metinler arasında kesin bir ayrım yapmak mümkün değildir. Her iki metin türü de belirsizlik ve çok anlamlılık taşır; çoğu zaman söylemek istediğinden daha fazlasını ya da farklı şeyleri ifade eder.

Yapısalcılık, sistemli ve bütünlüklü bilginin mümkün olduğu varsayımına dayanırken; yapısalcılık sonrası düşünce bu kesinliği reddeder. Yapı-sökümcü yaklaşım, metinlerin tutarlılığına ve bütünlüğüne değil; içerdikleri çelişkilere, tutarsızlıklara ve anlamı bozan unsurlara odaklanır. Böylece metnin görünürdeki düzeninin altında yer alan farklı anlam katmanlarını görünür kılmayı amaçlar. Yazarın söylemek istediği anlam ile metnin ürettiği anlam arasındaki farkı ortaya koymayı amaçlayan yapı-söküm, yapısalcılık sonrası kuramların kendi amaçları doğrultusunda geliştirdiği temel eleştiri yöntemlerinden biridir.

Genel olarak yapısalcılık sonrası düşünce, evrensel ve değişmez bir gerçekliğin ya da bu gerçekliği eksiksiz biçimde açıklayabilecek tek bir düşünce sisteminin varlığını reddeder. Bu anlayışa göre anlam hiçbir zaman tam olarak sabitlenemez; dolayısıyla metinlerin çok anlamlı ve yoruma açık yapısı kaçınılmazdır. Yapısalcılık sonrası kuramcılar, edebiyat ile eleştiri arasında kesin bir ayrım bulunmadığını; her iki etkinliğin de söylem üretme biçimleri olduğunu savunurlar.

Esere Dönük Eleştiri

Yeni Eleştiri

Rus Biçimciliği, Yeni Eleştiri ve Yapısalcılık, metni merkeze alan eleştiri kuramlarıdır. Bu yaklaşımlar, edebî eseri diğer metinlerden ayıran temel özelliğin, dış dünyayla, sanatçıyla ya da okurla kurduğu ilişkiler değil; metnin kendi iç düzeni olduğunu ileri sürer.

İngiltere ve Amerika’da gelişen bu anlayışın önde gelen temsilcileri T. S. Eliot ve I. A. Richards’tır. Bu kuram, Rus Biçimciliği ile Yapısalcılıktan etkilenmiş; ancak zamanla bu iki anlayıştan ayrılarak kendine özgü bir yöntem geliştirmiştir. En belirgin yönü, metni açıklarken dış unsurlara değil, yalnızca metnin kendi yapısına dayanmasıdır.

Yeni Eleştiri’ye göre edebî eser, dış gerçekliğin bir taklidi ya da tarihî bir belge değildir. Sanat eserinin değeri, gerçekliği yansıtmasından değil; kendi içinde kurduğu estetik bütünlükten kaynaklanır. Edebî metin, ne doğadaki herhangi bir varlığın ne de toplumsal yaşamın birebir kopyasıdır. Kendine özgü düzeni, yapısı ve özgünlüğü bulunan bağımsız bir sanat ürünüdür.

Her ne kadar Rus Biçimciliği, Yapısalcılık ve Yeni Eleştiri metni merkeze alsa da Yeni Eleştiri, metin dışı unsurları değerlendirme dışında bırakma konusunda en katı yaklaşımı benimser. Bu anlayış 1930’lu yıllarda ortaya çıkmış, 1950’lere kadar etkisini sürdürmüş ve 1960’lardan itibaren etkisini büyük ölçüde kaybetmiştir.

I. A. Richards, edebiyatı toplumsal sorunlardan soyutlayarak onun asıl değerini, insanda oluşturduğu estetik ve ahlaki yaşantıda aramıştır. T. S. Eliot ise şiirin yalnızca şiir olarak okunması gerektiğini savunmuş ve metni, yazardan, okurdan, yazıldığı dönemin toplumsal ve tarihsel koşullarından bağımsız, kendi içinde kapalı ve özerk bir yapı olarak değerlendirmiştir.

Yeni Eleştiri anlayışında bu kapalı ve bütünlüklü yapı, “organik birlik” kavramıyla açıklanır.

Organik birlik: Metni oluşturan bütün öğelerin birbirleriyle anlamlı ilişkiler kurduğu; hiçbir unsurun gereksiz olmadığı, her öğenin yalnızca kendi başına değil, diğer öğelerle kurduğu bağlantılar sayesinde işlev kazandığı estetik bütünlüktür. 

Yeni Eleştiri anlayışı, sosyoloji, tarih ve psikoloji gibi disiplinlere dayanan eleştiri yöntemlerinin metni ikinci plana iterek edebiyatın özünden uzaklaştığını savunur. Bu yaklaşıma göre edebiyat öğretiminde eserleri yalnızca tarihsel, toplumsal ya da biyografik belgeler olarak değerlendirmek; onların sanatsal değerini, özgün yapısını ve estetik niteliğini kavramaya katkı sağlamaz. Yazarın yaşamı, düşünceleri veya yaşadığı toplumsal koşullar, edebiyat eğitiminin temel inceleme konusu olmamalıdır. Eleştirinin asıl amacı, eserin kendisini ve sahip olduğu estetik yapıyı incelemektir.

Yeni Eleştiri açısından yazara ilişkin eleştirilerde temel ölçüt içtenliktir. Ancak bir yazarın gerçekten içten yazıp yazmadığını kesin olarak belirlemek mümkün değildir. Ayrıca bir eserin değerini yalnızca yazarın içtenliğine bağlamak da doğru bir yaklaşım değildir. Bu nedenle Yeni Eleştiri, yazarın niyetinden çok metnin kendisine yönelir.

Edebî metnin anlamı yalnızca içeriğinde değil, biçimin içerikle kurduğu ilişkide ortaya çıkar. Metnin tematik yapısı, kişileri, kişiler arasındaki çatışmalar, anlatım teknikleri, olay örgüsü, imgeler, semboller ve bütün diğer yapısal unsurlar birlikte değerlendirilerek eserin kendine özgü anlamı ortaya çıkarılır. Eleştirmen, bu öğelerin birbirleriyle olan ilişkilerini ve metin içerisindeki işlevlerini inceleyerek eserin estetik bütünlüğünü açıklamaya çalışır. Bu nedenle Yeni Eleştiri, bütün edebî metinlere uygulanabilecek tek ve hazır bir çözümleme anahtarının bulunmadığını kabul eder.

Yapısal Eleştiri

Yapısal eleştiri de Yeni Eleştiri gibi yorum sürecinde yazarı inceleme dışında bırakır. Çünkü yazarın zihninden geçenleri ya da metni yazarken neyi amaçladığını kesin olarak bilmek mümkün değildir. Üstelik metin yayımlandıktan sonra anlamın tek sahibi artık yazar değildir.

Yapısal eleştiri, Ferdinand de Saussure’ün dil anlayışına dayanır. Buna göre anlamı belirleyen unsur, sanatçının niyeti değil; metni oluşturan yapıdır. Eserin anlamı, onu meydana getiren öğelerin birbirleriyle kurduğu ilişkilerden doğar. Tematik yapı, organik bütünlük ve metin içindeki bağlantılar doğru anlamın temelini oluşturur. Bu nedenle yapısal eleştiri, sanatçıyı metnin tek ve kesin anlamını belirleyen otorite olarak kabul etmez; anlamı metnin yapısında arar.

Yapısal eleştiri, Yeni Eleştiri’den farklı olarak eserin okur üzerinde oluşturduğu estetik yaşantıyla ilgilenmez. Aynı şekilde eserin toplumsal içeriği ya da dış dünyayla ilişkisi de inceleme alanına girmez. Temel amacı, metni meydana getiren yapıyı ve bu yapıyı oluşturan öğeler arasındaki ilişkileri çözümlemektir.

Arketipçi Eleştiri

Arketip, “ana örnek”, “ilk model” ya da “ilk biçim” anlamına gelir. Bu kavram, kökenini Platon’un idealar anlayışından alır. Platon’a göre idealar, evrensel ve değişmez ilk örneklerdir. Arketipçi eleştiri de edebî metinlerde farklı dönem ve kültürlerde tekrar eden ortak motifleri, karakterleri, olay örgülerini ve simgeleri inceleyerek bu evrensel örnekleri ortaya çıkarmayı amaçlar. Bu yaklaşıma göre dünyanın farklı kültürlerine ait masallar, destanlar ve mitler incelendiğinde, olayların ve kahramanların ayrıntıları değişse de temel anlatı kalıplarının büyük ölçüde benzer olduğu görülür. Arketipçi eleştirinin temel amacı da bu ortak ve evrensel yapıları belirleyerek edebî eserleri bu çerçevede değerlendirmektir.

Alımlama Estetiği

Alımlama estetiğine göre bir edebî metnin anlamı, metnin içinde hazır ve değişmez biçimde bulunmaz. Anlam, metin ile okur arasındaki etkileşim sonucunda, okuma süreci boyunca aşamalı olarak oluşur. Metin, anlamı tek başına taşıyan kapalı bir yapı değildir; anlam, okurun metni yorumlaması ve onunla kurduğu ilişki sayesinde ortaya çıkar. Bu nedenle her okur, metni kendi bilgi birikimi, deneyimleri ve bakış açısı doğrultusunda yeniden anlamlandırır.

Bu kurama göre edebî metnin iki temel kutbu vardır:

• Yazarın oluşturduğu metin (artistik kutup)

• Okurun oluşturduğu metin (estetik kutup)

 

Yazar, metninde bazı anlam alanlarını bilinçli ya da bilinçsiz olarak açık bırakabilir; tüm ayrıntıları doğrudan ifade etmeyebilir. Okur ise bu boşlukları kendi yorumuyla doldurarak metni anlamlandırır ve onunla bütünleşir. Böylece yazarın aktardığı gerçeklik ile okurun algıladığı gerçeklik her zaman aynı olmayabilir. Okur, metindeki boşlukları kendi deneyimleri doğrultusunda doldursa da bu süreç tamamen sınırsız ve keyfî değildir. Çünkü yorumun hareket noktası yine metnin kendisi ve yazarın kurduğu anlam dünyasıdır.

Feminist Eleştiri Kuramı

Feminist eleştiri, edebî metinleri kadın deneyimi ve toplumsal cinsiyet perspektifinden inceleyen eleştiri yaklaşımıdır. Farklı eleştiri kuramlarıyla ilişki kurabilmesi nedeniyle kimi zaman Marksist, psikanalitik, yazara dönük ya da okura dönük eleştiri içinde değerlendirilmiş; bu nedenle hangi kuramsal çerçevede ele alınması gerektiği tartışılmıştır. Ortak yönü ise edebiyatı kadın okur ve kadın deneyimi açısından yeniden değerlendirmesidir.

Feminist eleştiri, 1960’lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Fransa’da yükselen toplumsal ve siyasal kadın hareketleriyle birlikte gelişmiştir. Bu süreçte kadınların toplumdaki konumu yeniden sorgulanmış; edebiyat eserlerinde de kadınların çoğu zaman aşağılanan, hor görülen, ataerkil düzeni destekleyen kalıplar içinde temsil edildiği görülmüştür. Feminist eleştiri başlangıçta bu temsilleri ortaya çıkarmayı amaçlamış, zamanla daha geniş kuramsal tartışmalara yönelmiştir.

Amerika’da feminist eleştiri daha çok üniversitelerde kadın çalışmaları ve kadın yazarların eserleri üzerine yoğunlaşmıştır. Fransa’da ise Jacques Lacan’ın psikanaliz kuramı ile Jacques Derrida’nın yapısöküm anlayışından yararlanılarak daha soyut ve kuramsal çalışmalar geliştirilmiştir. İngiltere’deki feminist eleştiri ise büyük ölçüde sosyalist düşünceyle bağlantılı biçimde şekillenmiştir.

Feminist eleştirmenlerin edebiyata yönelik iki temel yaklaşımı bulunmaktadır:

• Kadını okur olarak merkeze alan yaklaşım.

• Kadını yazar olarak merkeze alan yaklaşım.

Okura Dönük Eleştiri

İzlenimci Eleştiri

İzlenimci eleştiri, edebî metnin anlam ve değerinin, onu okuyan kişinin içinde bulunduğu koşullara ve metnin okur üzerinde bıraktığı bireysel etkiye göre belirlendiğini savunan eleştiri anlayışıdır. Bu yaklaşımın en önemli temsilcisi, “İyi bir eleştirmen, şaheserler arasında kendi ruhunun serüvenini anlatır.” sözüyle tanınan Anatole France’tır.

Bu anlayışa göre bir edebî metin, ancak okur üzerinde bıraktığı izlenimler doğrultusunda değerlendirilebilir. Metnin gerçek anlamı, anlatılan olaylarda değil; okurun zihninde oluşan bireysel izlenimlerde ortaya çıkar. Okurun, metin karşısında hissettiği sevinç, üzüntü ve diğer duygusal tepkiler değerlendirmede temel ölçüt kabul edilir. Bu nedenle metnin estetik ve teknik özellikleri, şiirin ya da romanın yapısal düzeni ikinci planda kalır; asıl önemli olan, metnin okur üzerinde oluşturduğu etkidir.

İzlenimci eleştiri, özellikle bilimsel ve nesnel eleştiri anlayışına tepki olarak gelişmiştir. Nasıl ki “sanat için sanat” anlayışı estetik değeri ön plana çıkarıyorsa, izlenimci eleştiri de “eleştiri için eleştiri” anlayışını benimser.

İzlenimci eleştirmen, metnin kendisinden çok, metnin kendisinde uyandırdığı duygu ve yaşantıları dile getirir. Bu nedenle eleştiri yazısı, eserden çok eleştirmenin kişisel izlenimlerini yansıtır. Eleştirinin değeri de metin hakkındaki yargılarının doğruluğundan değil, eleştirmenin yazısının taşıdığı estetik nitelikten kaynaklanır. Böylece eleştiri yazısı, şiir, roman ya da oyun gibi başlı başına bir sanat eseri niteliği kazanabilir.

Okur Merkezli Eleştiri

Okur merkezli eleştiri, alımlama estetiği ile hermenötiğin (yorum bilimi) ortak ilkelerinden yararlanan bir eleştiri yöntemidir. Bu yaklaşıma göre okur, metnin anlamının oluşmasında etkin bir rol üstlenir. Metinde bilinçli olarak bırakılan boşluklar, okurun yorumuyla tamamlanır; böylece öykü ya da romanın anlamı okuma sürecinde yeniden kurulur.

Bu anlayışta her metin, yorumlanmayı bekleyen bir yapı olarak görülür. Hermenötiğin temel amacı, yazarı değil; metni daha doğru ve kapsamlı biçimde anlamaktır. Edebiyat kuramlarının geliştirdiği farklı çözümleme yöntemleri de metni yorumlama ve anlamlandırma sürecine katkı sağlar.

Okur merkezli eleştiriye göre bir edebî eser, farklı dönemlerde ve farklı okurlar tarafından yeniden yorumlandıkça yaşamını sürdürür. Her yeni okuma, metne yeni anlam katmanları kazandırır ve eserin yorum tarihi de bu süreç içinde sürekli gelişir.

Bu nedenle edebî metni, okurun etkin katılımını merkeze alarak bütüncül biçimde yorumlamak, hermenötik yaklaşımın en belirgin özelliklerinden biridir.

bottom of page