top of page

Destan Özetleri

Bu sayfada yer alan destanlar; akademik makaleler, Millî Eğitim Bakanlığı kaynakları ve ÖSYM’nin çıkmış soruları titizlikle incelenerek hazırlanmış, öğrencilere hem sınav odaklı hem de kalıcı öğrenmeyi destekleyen profesyonel bir içerik sunmak amacıyla özel olarak tasarlanmıştır.

DESTAN ÖZETLERİ

İslamiyet Öncesi Türk Destanları

1. Altay-Yakut - "Yaradılış Destanı"

2. Sakalar Dönemi - "Alp Er Tunga Destanı", "Şu Destanı"

3. Hun Dönemi - "Oğuz Kağan Destanı", "Atilla Destanı"

4. Köktürk Dönemi - "Bozkurt Destanı", "Ergenekon Destanı"

5. Uygur Dönemi - "Türeyiş Destanı", "Göç Destanı"

6. Siyenpi Destanı

İslami Dönem Destanları

1. Karahanlı Dönemi - "Satuk Buğra Han Destanı"

2. Kazak-Kırgız Kültür Dâiresi - "Manas Destanı"

3. Türk-Moğol Kültür Dairesi - "Cengiz-name"

4. Tatar-Kırım - "Timur ve Edige Destanları"

5. Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri - "Seyit Battal Gazi Destanı", "Danişmend Gazi Destanı", "Köroğlu Destanı"

ALP ER TUNGA DESTANI
Saka Türklerine ait bir destandır. Alp Er Tunga, MÖ VII. yüzyılda yaşamış bir kahraman ve çok sevilen Saka hükümdarıdır. Destanda, Alp Er Tunga ile İranlı Med hükümdarları arasındaki mücadelelerin anlatıldığı sanılmaktadır. Destanın ne kendisi ne de konusu yazıya geçirilmediği için destan bugüne değin bulunamamıştır. Alp Er Tunga hem Türkler hem de İranlılar arasında yaşatılmış, Firdevsi'nin "Şehname"sinde de yer almıştır. Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva, Heredot'ta Madyes, İran ve İslam kaynaklarında Efrasyab adıyla geçmektedir. Divanü Lügati't-Türk'te Alp Er Tunga için söylenen bir sagu yer almaktadır.​

ATILLA DESTANI
Hun Türklerine ait bir destandır. Orta Asya'dan göç edip Orta Avrupa'ya yerleşen Batı Hunlarının hükümdarı Atilla adına teşekkül etmiş bir destandır. Ancak bu destandan günümüze ulaşan herhangi bir metin yoktur. Atilla hakkında bilgilerin ilkini Bizans tarihçisi Priskus vermektedir. Altıncı yüzyıla kadar Atilla adına meydana getirilen destan sözlü olarak, Gotlar tarafından yaşatılmıştır. Bu yüzyılın tarihçisi Got asıllı Jardens tarafından parçalar halinde yazıya geçirilmiştir. Miladi beşinci yüzyılda Avrupa'ya korkulu yıllar yaşatan Atilla, Rusya, Polonya, Macaristan, Almanya, Avusturya ve Balkanları almış; Bizans'ı haraca bağlamış, Roma önlerine kadar gelmiş ve düğün gecesi yatağında ölü bulunmuştur.
Büyük destan parçalarının günümüze ulaşamamasının en önemli nedeni, Batı Hun Devleti'nin hızla çökmesi gösterilebilir. Ayrıca Atilla'nın muhteşem sarayı, bazı savaşları ve hayatı Germen destanı Nibelungen'de işlenmiştir. Batı Hunları'nın destan geleneğinin Avrupa top lumlarının anlatı türlerini önemli ölçüde etkilediği sanılmaktadır.

BATTAL GAZİ DESTANI (BATTALNAME)
Battal Gazi, 8. yüzyılda başlayıp İstanbul'un Sultan Mehmed tarafından fethine kadar beş yüz yıl devam etmiş önce Arap-Bizans, sonra Türk-Bizans mücadelesinin atmosferi içinde doğmuş, yüzyıllar içinde gelişmiş, nihayet 15-16. yüzyıllarda ancak yazıya geçmiş bir destandır. Battal Gazi'nin Anadolu'da İslamiyet uğruna Bizanslılarla ve başka milletlerle yaptığı savaşları anla-tan destanî halk hikâyesidir.

Battalnâme, İstanbul kuşatmasına katılan Emeví komutanı Abdullah bin Amr'ın tarihsel ger-çeklerden uzaklaşmış ve halkın hayal gücüyle zenginleştirilmiş kahramanlıklarını anlatan bir destandır. Battal Gazi, savaşlarda "evliya" karakteri sergiler. Devler ve cadılarla savaşır, okuduğu dualarla büyüleri bozar, ateşte yanmaz, göz açıp kapayıncaya kadar uzun mesafeler aşar, Hızır'la yoldaştır, sıkışık zamanlarda ondan yardım görür. Kâfirleri İslam'a davet eder, davetini kabul etmeyenleri öldürür. Savaş ganimetlerini savaşan yiğitlere dağıtır. Battal "kahraman" anlamına gelen bir sözcüktür. Destanın hem manzum hem de mensur biçimi vardır.

BOZKURT DESTANI
Destan, MS VI. yüzyıldan VIII. yüzyıl ortalarına kadar egemen olan Göktürk devletinin soy kütüğü ve var olma hikâyesidir. Destan, Çin kaynaklarında kayıtlıdır. Destanın değişik üç rivayeti vardır. Yalnız bu rivayetlerin üçünde de ana hatlar aynıdır. Sadece değişen belli isimlerdir.
Soyu sopu öldürülmüş olan Türk çocuğunun dişi bir kurt tarafından beslenip büyütülmesi ve onunla birlikte yaşayarak yeni Göktürk nesillerini meydana getirişi hikâye edilir. Destanda Türk soyunun bozkurttan türediği inancı işlenmiştir.

Eserin Özeti: [Destanın rivayetlerinden biri şudur: Hun ülkesinin kuzeyinde So adı verilen bir ülke
vardı. Burada, Hunlarla aynı soydan olan Göktürkler otururdu. Bir gün Göktürkler, So ülkesinden ayrıldılar. Bu sırada başlarında Kağan Pu adlı bir yiğit vardı. Kağan Pu'nun on altı kardeşi bulunuyordu. On altı kardeşten birinin annesi kurttu. Annesi Göktürklerce en kutsal yaratıklardan biri olarak bilinen ve böyle kabul edilen bir kurt olduğu için delikanlı, rüzgârlara ve yağmura söz geçirir, bu iki kuvveti buyruğu altında tutardı. Bununla beraber, So ülkesindeki yurtlarından ayrılan Göktürkler düşmanlarının baskınına uğradılar. Bu baskında düşmanlar bütün Göktürkleri yok et-tiler, bu baskından on altı kardeşten sadece birisi kurtulabildi. Kurtulan delikanlı annesi kurt olan idi. Bu delikanlının da birisi yaz diğeri de kış ilahının kızı olan iki karısı vardı. Baskından sonra her ikisinden ikişer oğlu oldu. Zamanla kalabalıklaşıp çoğalan halk, çocuklardan en büyüğünü kendilerine Hakan seçtiler; o zamanki adı Göktürk dilinde değildi. Hakan seçilir seçilmez Göktürkçe olmayan bu adını bıraktı ve Türk adını aldı. Ondan sonra Türk on kadınla evlendi, birçok çocukları oldu. İçlerinden Asena adını taşıyan biri hakanlık tahtına geçince boyun adı da Aşine oldu.]

CENGİZ HAN DESTANI (CENGİZNAME)
Orta Asya'da yaşayan Türk boyları arasında XIII. yüzyılda doğup gelişmiştir. Cengiz Han destanını anlatan eserler, Cengizname adını taşır. 13. yüzyıl ortalarına doğru Orta Asya Türkleri arasında yayılan bir destandır.
Cengizname, Moğol hükümdarı Cengiz'in hayatı, kişiliği ve fetihleri ile ilgili olarak Cengiz'in oğulları tarafından idare edilen Türkler tarafından oluşturulmuştur. 15. yüzyılda yazıya geçiril-miştir. Cengizname'de, Cengiz'den başlayarak Moğol hanlarının destanî tarihi anlatılmaktadır.
Destan, üç ayrı söyleyiş halindedir. Türk söyleyişinde eski Türk destanlarındaki motifler yer almaktadır. İslami söyleyişinde Cengiz Han, bir İslam savaşçısı gibidir. Moğol söyleyişinde ise Cengiz Han'ı bir Moğol kahramanı olarak görürüz. Cengiz Destanı'nı yaşatan Türklerdir. Bu destanda Cengiz Han tamamı ile bir Türk kahramanı gibi düşünülmüştür.

DANİŞMEND GAZİ DESTANI (DANİŞMENDNAME)
Danişmendname, Danişmentliler devletinin kurucusu Battal Gazi'nin torunlarından; Sivas, Tokat, Niksar, Amasya, Çorum şehirlerini fetheden Melik Danişmend Gazi Ahmet Ali'nin efsanevî kişiliği etrafında oluşmuş yarı tarihî bir gazavatnamedir. Eserin kahramanı tarihî bir kişiliğe sahiptir. "Danişmend", 'bilgili' anlamına gelir. Eser, 14. yüzyılda, 17 bölüm hâlinde kaleme alınmıştır.
Melik Danişmend, Battal Gazi'nin benzeri bir kişidir. Dindar, bilgili ve usta bir savaşçıdır. Bir kılıç darbesiyle bir düşman kahramanını başından, oturduğu atın eyer kayışına kadar ikiye böler; savaşırken attığı naralarla koca bir orduyu dağıtır.

Destanın Yazarı
Eser, Selçuklu Sultanı Melik İzzettin Keykavus b. Gıyasettin'in emriyle İbn-i Âlâ tarafından 1245/46 yılında yazılmıştır. Eser, 1360 yılında Tokat Kalesi Dizdarı Arif Ali tarafından içine manzum parçalar da katılmak suretiyle yeniden yazılmıştır.

EDİGE DESTANI
Destanda XIII. yüzyılda Hazar Denizi kıyısında kurulan Altınordu Hanlığı'nın XV. yüzyılda Timurlular tarafından yıkılışı anlatılmaktadır. Destanın adı, Altınordu Hanı ve bu destanın kahramanı Edige Mirza Bahadır'a atfen verilmiştir. Edige Mirza Bahadır'ın devletini ayakta tutabilmek için yaptığı büyük mücadeleler, ölümünden sonra XV. yüzyılda destan haline getirilmiştir.
1820 yılından itibaren yazıya geçirilen Edige Destanının Kazak-Kırgız, Kırım, Nogay, Türkmen, Kara Kalpak, Başkurt olmak üzere altı rivayeti tespit edilmiştir.

ERGENEKON DESTANI
Göktürklerin en büyük destanıdır.
Bir yenilgi sonunda Ergenekon'a kaçan Göktürklerin orada nasıl çoğaldıkları ve demir bir dağı delerek oradan nasıl çıktıkları anlatılmaktadır. Ergenekon, Türklerin yüzyıllar boyunca çift sürerek, maden işleyerek, avcılık yaparak yaşamlarını sürdükleri, çevresi yüksek, aşılmaz dağlarla çevrili kutsal bildikleri toprakların adıdır. Ergenekon Destanında Türklerin bu topraklardaki 400 yıl süren macerası anlatılmaktadır.

Eserin Özeti: [Moğol ilinde Oğuz Han soyundan İl Han'ın hükümdarlığı sırasında Tatarların hükümdarı Sevinç Han, Moğol ülkesine savaş açtı. İl Han'ın yönetimindeki orduyu Kırgızlar başka boylardan da yardım alarak yendi; İl Han'ın ülkesindeki herkesi öldürdüler. Yalnız İl Han'ın küçük oğlu Kıyan ve eşi ile yeğeni Nüküz ve eşi kaçıp kurtulmayı başardılar. Düşmanın, onları bulamayacağı bir yere gitmeye karar verdiler. Yaban koyunlarının yürüdüğü bir yolu izleyerek yüksek bir dağda dar bir geçide vardılar. Bu geçitten geçerek içinde akarsular, pınarlar, çeşitli bitkiler, çayırlar, meyve ağaçları, çeşitli avların bulunduğu bir yere gelince Tanrıya şükrettiler ve burada kalmaya karar verdiler. Dağın doruğu olan bu yere, dağ kemeri anlamında "Ergene" sözcüğüyle "dik" anlamındaki "kon" sözcüğünü birleştirerek "Ergenekon" adını verdiler. Kıyan ve Nüküz'ün oğulları çoğaldı. Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldılar ki Ergenekon'a sığamadılar. Atalarının buraya geldiği geçidin yeri unutulmuştu. Ergenekon'un çevresindeki dağlarda geçit aradılar. Bir demirci, dağın demir kısmını eritirlerse yol açılabileceğini söyledi. Demirin bulunduğu yere bir sıra odun, bir sıra kömür dizdiler ve ateşi yaktılar. Yetmiş yere koydukları yetmiş körükle hep birden körüklediler. Demir eridi, yüklü bir deve geçecek kadar yer açıldı. İl Han'ın soyundan gelen Türkler yeniden güçlenmiş olarak eski yurtlarına döndüler, atalarının öcünü aldılar. Ergenekon'dan çıktıkları gün olan 21 Mart'ta her yıl bayram yaptılar. Bu bayramda bir demir parçasını kızdırırlar, demir kıpkırmızı olunca önce hakan, daha sonra beyler demiri örsün üstüne koyarak döverler. 21 Mart, günümüzde de hem özgürlüğe kavuşulan yeni günün (nevruz) hem de baharın bayramı olarak kutlanmaktadır.]

GÖÇ DESTANI
Uygur Türklerine ait bir destan olan Göç Destanı, Türeyiş Destanının uzantısı gibidir.
Türklerin kutsal bir taşı Çinlilere vermeleri üzerine, Tanrı tarafından cezalandırılmaları; kuraklığın başlaması sebebiyle de göç etmeleri anlatılır.
Destanın parçası hem Çin hem de İran kaynaklarında yer alır. Destanın Çin ve İran olmak üzere iki rivayeti vardır. İran rivayeti, İlhanlı tarihçisi Cüveyninin (1226-1282) Farsça yazılmış "Tarih-i Cihanküşa" adlı eserinde kayıtlıdır.
Eserin Özeti: [Çin Rivayeti: Uygurların yurdunda "Hulin" isimli bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla
ve Selenge isimli iki ırmak akardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilahî bir ışık indi. İki ırmak arsında yaşayan halk bunu dikkatle izledi. Ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilahi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu. Ağacın gövdesi yarıldı ve içinde beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin, halk mutlu oldu. Çok zaman geçti. Yuluğ Tigin isimli bir prens hükümdar oldu. Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için oğlu Galı Tigin'i bir Çin prensesi ile evlendirmeye karar verdi. Çinliler, prensese karşılık hükümdardan Tanrı Dağı'nın eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Galı Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler.

Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin'e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Galı Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklı oldu. Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.]
İran (Fars) Rivayeti: [Tuğla ve Selenge ırmaklarının birleştiği yerde bir fındık ağacı ile bir kayın vardı. Bunların arasında bir dağ yükseldi. Bir gece dağın üzerine gökten bir ışık indi. Dağ gittikçe büyüdü. Oradan güzel musiki sesleri gelmeye başladı. Bir gün dağda bir yarık açıldı. Ayrı ayrı beş odacıkta beş çocuk vardı. Uygurlar bu kutsal çocuklara saygı gösterdiler, hepsine birer ad verdiler. Akılca ve güzellikçe kardeşlerine üstün olan en küçükleri Buku Han'ı kendilerine hükümdar seçtiler. Tanrının gönderdiği üç karga, ülkede olup bitenleri Buku Han'a haber verirdi. Buku Han uyurken üç gece üst üste penceresinden tanrısal bir kız girdi, Buku Han korktu. Bundan sonra, ihtiyar vezirinin öğüdüyle Ak-Dağ'a giderek kızla görüştü. Bir gece rüyasına giren aksakallı, ak değnekli bir ihtiyar, Buku Han'a fıstık biçiminde bir taş verdi, "Bu taşı sakladığın sürece dünyanın dört bucağına egemen olacaksınız." dedi. Buku Han'ın çocuklarından birinin hükümdarlığı zama-nında, bütün hayvanların ve çocukların "Göç! Göç!" diye bağırdıkları işitildi. Uygurlar bu tanrısal buyruğa uyarak yurtlarından göçtüler. Nerde durmak isteseler bu sesi duydular. Sonunda, Beşbalık'ın bulunduğu yere gelince sesler kesildi. Oraya yerleşerek beş mahalle kurdular ve o yere Beşbalık adını verdiler.] (Cevdet Kudret, "Örnekli Türk Edebiyat Tarihi"

HAMZANAME
Hamzaname, İslami kahramanlık hikâyelerinin, Türk halk edebiyatındaki ilk örneklerindendir. Hamzaname'nin de Battalname ve Saltukname gibi Türk toplulukları arasında sevilerek dinlenilen ve anlatılan bir eser olduğu anlaşılmaktadır.
Hamzanamelerde Hz. Hamza'nın çok küçük yaşlarda avcılık, atıcılık, güreş gibi sporlarda çok başarılı olduğu menkıbevî bir üslupla açıklanmaktadır. Sahipkıran adıyla da menkibede tanınan Hz. Hamza, fizikî ve ruhî durumuyla tam bir efsane kahramanına benzemektedir. Hz. Peygamberin öz amcası olan Hz. Hamza, ilk Müslüman kahramanlardandır. O da peygamberin davasını benimsemiş ve hayatı boyunca o uğurda savaşmış ve şehit olmuştur. Tip ve motif yapısıyla Hamzaname, bu gruba giren diğer ürünlerin ortak özelliklerini yansıtmaktadır.

KÖROĞLU DESTANI
Köroğlu Destanı, tek bir şekil ve konuda değil; yer, zaman, anlatıcı ve dinleyici unsurlarına bağlı olarak her Türk boyunda geleneğin kendine has özelliklerine bağlı olarak anlatılan bir destandır. Köroğlu Destanı'nın geniş bir coğrafi alana yayıldığı için gerek kahramanın gerek anlatmaların oluşum ve gelişimi tartışma konusu olmuştur. Köroğlu'nun kimliği ve yaşadığı coğrafyayla ilgili iki farklı görüş vardır:
a) Köroğlu, Orta Asya'da ortaya çıkmış oldukça eski ve muhtemelen Türk boylarının tam olarak gruplara ayrılmasından önceki dönemde yaşamış eski bir Oğuz-Türkmen kahramanıdır.

b) Köroğlu, 16.-17. yüzyıllarda Türkiye ve Azerbaycan sahasında yaşamış bir kişi olup halkın ideallerinin sözcüsü olmuş ve bu doğrultuda ütopik Çamlıbel ülkesinin ideal lideri ve zenginlerin düşmanı olarak yönetilen sınıfın öncüsü olmuştur.
Köroğlu adına bağlı olarak birçok farklı anlatma ortaya çıkmıştır, bunlara "Köroğlu kolları" adı verilir.

Eserin Özeti: [Bolu Beyi, güvendiği seyislerinden biri olan Yusuf'a: "Çok hünerli ve değerli bir at
bul!" emrini verir. Seyis Yusuf, uzun süre Bolu Beyi'nin isteğine uygun bir at arar. Büyüdüklerinde istenen niteliklere sahip olacağına inandığı iki tay bulur ve bunları satın alır. Bolu Beyi bu zayıf tayları görünce çok kızar ve Seyis Yusuf'un gözlerine mil çekilmesini emreder. Gözleri kör edilen ve işinden kovulan Yusuf, sıska taylarla birlikte evine döner. Oğlu Ruşen Ali'ye verdiği talimatlarla tayları büyütür. Babası kör olduğu için Köroğlu takma adıyla anılan Ruşen Ali, babasının isteğine göre atları yetiştirir. Taylardan biri olağanüstü bir at haline gelir ve o ata Kırat adı verilir. Kırat da destan kahramanı Köroğlu kadar ünlenir. Seyis Yusuf, Bolu Beyi'nden intikam almak için gözlerini açacak ve onu güçlü kılacak üç sihirli köpüğü içmek üzere oğlu ile birlikte pınara gider. Ancak, Köroğlu babasına getirmesi gereken bu köpükleri kendisi içer, yiğitlik, şairlik ve sonsuz güç kazanır. Babası kaderine rıza gösterir ancak oğluna mutlaka intikamını almasını söyler. Köroğlu Çamlıbel'e yerleşir, çevresine yiğitler toplar ve babasının intikamını alır. Hayatını yoksul ve çare-sizlere yardım ederek geçirir. Halk inancına göre silâh icat edilince "Delikli demir icat oldu mertlik bozuldu" demiş ve kırklara karışmıştır.]

MANAS DESTANI
Kırgız Türklerinin manzum kahramanlık destanıdır. Manas, dünyanın en uzun destanıdır. Son derlemelerle altı yüz binden fazla dizeyi aşmıştır.
Manas Destanı; Kırgızların mitolojisini, yaşama biçimlerini, gelenek ve göreneklerini, coğrafyalarını, aile hayatlarını, ahlak anlayışlarını, masallarını, dünya ve hayat görüşlerini yansıtması açısından önem taşır. Manas Destanı, "Kırgız Ansiklopedisi" diye nitelendirilir.
Manas Destanı, Müslüman Kırgızlarla (çoğunluk Nogay Kırgızlar) putperest Kalmuk, Çinli ve Turfanlıların (Uygurların) arasındaki mücadeleleri anlatır. Başlangıçta Kırgızların "Kâfir Çinli" Esen Han'dan kurtuluş savaşları, sonra ondan ve ona uyruk Kalmuklulardan intikam alışları ele alınır. Manas Destanının tamamını söyleyenlere "Manasçı", bir kısmını söyleyenlere "Ircı" denir.
Manas Destanı ile ilgili ilk yayın Çokan Velihanov'a aittir, destanı ilk defa 1861'de edebiyat dünyasına tanıtmıştır. Destanın ilk tam derlemesi W. Radloff tarafından yapılmıştır.

Eserin Özeti: [Kırgız ve Kazaklar Çin hükümdarı zalim Esen Han'ın esareti altında esir ve sürgün oldukları bir sırada Yakup Han ile Çıyırdı Hatun'dan Manas doğar. Beşiğinde konuşur, 10 yaşın-da usta binici ve silahşor, 14'ünde yenilmez yiğit olur.
Kâfir Kalmuklar ile Çinliler üzerine seferler yaparak İslam'ı yaymak, anayurdunu onlardan arındırmak, Kırgızları, zengin, hür ve hâkim kılmak başlıca amacıdır. Bu uğurda birçok savaş yapar, kazanır. Türklerin başkahramanı, Çin ve Kalmukların baş düşmanı olur.
Kalmuk Hanı'nın oğlu Almambet, babasının yerine tahta geçince bazı adamları getirip önünde kurban etmeye kalkarlar. O da böyle çirkin töreleri olan bir kavim içinde yaşamaktan nefret ederek kaçar gelir ve Kıpçak Hanı'na sığınarak Müslüman olur. Sonra Manas'a gelerek onun sağ kolu ve Kırgızların ikinci kahramanı sayılır.
Manas, Buhara Beyi Temir Han'ın kızı Kanıkey ile büyük ağırlıklar vererek ve türlü maceralardan sonra evlenir. Bu kadın, Manas oğlu Semetey'in anası ve destanın başkişilerindendir. Güzel, akıllı, tedbirli ve hünerli bir şehir kızıdır.
Manas, bir zaman sonra hileye, oyuna getirilip zehirlenerek öldürülür. Ak-saray adlı mezarına gömerler. Karısı, ana babası yoksulluğa düşerler, göçebe ve hayvancı iken ekip biçmeye ve hatta dilenmeye mecbur kalırlar. Fakat, Allah, Manas'a bağlı olan karısına ve hayvanlarına acıyarak bir de Kırgızların İslam'ı yaymalarını istediği için Manas'ı tekrar diriltir. Yeniden ona büyük zaferler bahşeder.
Kalmuklarla yeni birçok savaştan sonra Manas ve Akkula adlı atı ihtiyarlamıştır. Savaşta ölen Manas, büyük yuğ (ölüm / yas) töreniyle gömülür. Öldüğü sırada Kanıkey, oğlu Semetey'e gebedir.
Kanıkey'i o haliyle Manas'ın kardeşine vermek isterler, kabul etmez. Oğlunu alarak kaynanasıyla
birlikte çok cefaya katlanarak Buhara'ya babasının sarayına varır.
Semetey de babası gibi güçlü bir kahraman olur ve onun yurduna döner, babasının hanlığını sürdürür; savaşlarını devam ettirir. Akın Han'ın kızı Ay-Çörek'le evlenir. Onun gördüğü bir rüyaya önem vererek sefere çıkar ve bir ihanet sonucunda ölür.

Ay-Çörek'ten Seytek adında oğlu doğar. O da babası ve dedesi gibi yenilmez alp olarak Kırgızları zafere, refaha, servete kavuşturur. Talas'tan Taşkent'e kadar ülkelerde Türklerin Hakanı olur.] (Ahmet Kabaklı, "Türk Edebiyatı II")

OĞUZ KAĞAN DESTANI
Hun Türklerine ait bir destandır.
Destanda, Oğuz Kağan adlı bir milli kahraman ve onun çevresinde gelişen olaylar anlatılmaktadır. Oğuz Kağan'ın Hun hükümdarı Mete olduğu tahmin edilmektedir. Gerçekten de Mete'nin tarihî kişiliği ile destan kahramanı Oğuz'un kişiliği arasında büyük benzerlikler vardır. Destanda tarihî ve mitolojik olaylar iç içedir. Oğuz Kağan, hem kişilik hem de fizikî görünüşüyle ideal bir tip olarak ortaya çıkar.
Destanın dört farklı şekli bilinmektedir. Yazıya geçmiş şekillerinden manzum da mensur olan da vardır. VIII. yüzyılda yazıya geçirilmiş olan metin, İslamiyet öncesi döneme aittir. Destan XIII. yüzyılda tekrar yazıya geçirilmiştir. XIII. yüzyılda yazıya geçen Oğuz Kağan Destanı, tamamıyla İslamî bir kimlik kazanmıştır.

Eserin Özeti: [Günlerden bir gün Ay Kağan'ın gözü parladı, bir erkek çocuk doğurdu. Bu çocuğun yüzü mavi, ağzı ateş kızılı, gözleri ala, saçları ve kaşları kara idi. Güzel perilerden daha güzeldi. Bu çocuk anasının göğsünden ağızı (ilk sütü) emdi, bir daha emmedi. Çiğ et, aş, şarap diledi. Dile gelmeye başladı. Kırk günden sonra büyüdü, yürüdü, oynadı. Ayağı öküz ayağı gibi, beli kurt beli gibi, omuzu samur omuzu gibi, göğsü ayı göğsü gibiydi. Bütün vücudu tüylü idi. At sürüleri güder, atlara biner, av avlanırdı. Günlerden ve gecelerden sonra yiğit oldu. O çağda, orada bir orman vardı. Bu ormanda büyük bir gergedan vardı. At sürülerini, insanları yerdi. Oğuz, cesur, kahraman kişi idi. Bu gergedanı avlamak istedi. Silahlanıp ormana gitti, gergedanı öldürdü. Yine günlerden bir gün Oğuz bir yerde Tanrıya yalvarırken karanlık bastı, gökten mavi bir ışık indi. Oğuz bu ışığa doğru yürüdü, o ışığın içinde yalnız başına oturan bir kız gördü, sevdi, aldı. Günlerden gecelerden sonra kız, üç erkek çocuk doğurdu. Bunlara Gün, Ay, Yıldız adlarını koydular. Yine bir gün Oğuz Kağan ava gitti, göl ortasındaki bir ağacın kovuğunda yalnız başına oturan çok güzel bir kız gördü, Oğuz onu sevdi, aldı. Günlerden gecelerden sonra kız, üç erkek çocuk doğurdu. Bunlara da Gök, Dağ, Deniz adlarını koydular. Bundan sonra Oğuz büyük bir ziyafet verdi. Ziyafetten sonra beylere ve halka Kağan olduğunu bildirdi. Dört yana emirler yolladı, bildiriler yazıp elçilerle gönderdi, başka kağanlardan itaat diledi. Sağ yanındaki Altın Kağan (Çin Hükümdarı) Oğuz'a itaat etti. Sol yanındaki Urum Kağan (Bizans İmparatoru) Oğuz'un emrini dinlemedi. Oğuz öfkelendi, askeri ile onun üzerine yürüdü. Buz-Dağ eteklerine vardı, çadırını kur-durup uyudu. Sabahleyin Oğuz'un çadırına güneş gibi bir ışık girdi, o ışıktan gök tüylü, gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Oğuz, bu kurdun kılavuzluğuyla İtil Müren Denizi kıyısına vardı, orada Urum Kağan'ı yendi. Urum Kağan kaçtı, Oğuz onun kağanlığını ve halkını aldı. Urum Kağan'ın kardeşi Uruz (Rus) Bey'in oğlu, Oğuz'a armağanlar göndererek ona itaat ettiğini bildirdi; Oğuz ona, şehri iyi sakladığı için Saklap (İslav) adını verdi. Oğuz oradan İtil (Volga) ırmağına vardı, ırmağı geçme çaresini bulan beye Kıpçak adını verdi, onu oraya bey yaptı. Yine önüne çıkan gök kurdun kılavuzluğuyla Buz Dağ'a vardı. Orada Oğuz Kağan'ın çok sevdiği aygır atı dağa kaçtı, bir bey atı bulup getirdi; soğuk dağda üstü başı karla bembeyaz örtülmüş olan bu beye Oğuz, Karluk adını verdi ve onu oradaki beylere baş yaptı. Yolda altın duvarlı, gümüş pencereli, demir çatılı, anahtarsız bir ev gördü. Orada kalıp bu evi açtıktan sonra orduya gelmesini emrettiği becerikli bir ere Kalaç (Kal-aç) adını verdi. Çürçet Kağanı'yla savaştı, onu yenince ele geçirdiği bol ganimetleri taşıyacak bir kağnı yapan bir ere de Kanğaluğ (Kanklı) adını verdi. Gök kurdun kılavuzluğuyla Sindu (Hind), Tangut ve Şagam (Şam) taraflarına yürüdü, oraları da aldı, kendi yurduna kattı. Daha sonra güneyde Barkan denilen ve halkının yüzü kapkara olan yerin kağanı Masar'ı yendikten sonra yurduna, evine doğru yola koyuldu. Oğuz Kağan'ın ak sakallı, kır saçlı, çok akıllı bir veziri vardı; adı Uluğ Türk'tü. Uluğ Türk, bir gece rüyasında doğudan batıya uzanmış altın bir yay ve kuzeye doğru giden üç gümüş ok gördü. Oğuz Kağan onun öğüdünü dinleyerek büyük oğulları Gün, Ay, Yıldız'ı doğu yönüne, küçük oğulları Gök, Dağ, Deniz'i de batı yönüne ava yolladı. Doğuya gidenler bir altın yay bulup getirdiler, Oğuz Kağan sevindi, güldü, yayı üçe böldü, "Yay gibi okları göğe kadar atın." dedi; batıya gidenler üç gümüş ok bulup getirdiler, Oğuz Kağan sevindi, güldü, okları üçe üleştirdi, "Yay oku attı, siz de oklar gibi olun." dedi. Ondan sonra büyük bir kurultay topladı, sağ yanına Bozoklar, sol yanına Üçoklar oturdu. Kırk gün kırk gece yediler, içtiler, sevindiler. Ondan sonra Oğuz Kağan yurdunu bölüp oğullarına verdi.] (Cevdet Kudret, "Örnekli Türk Edebiyatı Tarihi")

SALTUKNAME
13. yüzyıl alp-erenlerinden olan ve Rumeli'nin Türkleşmesinde büyük rolü bulunan Sarı Saltuk'un efsaneví hayatını anlatan Anadolu Türk destanlarından biridir. Ebulhayr Rumi tarafından halk arasındaki rivayetler üç cilt halinde kitaplaştırılmıştır.
Destanın kahramanı Battal Gazi'nin torunu olduğu söylenen Şerif Hızır'dır. Şerif Hızır, gördüğü bir rüyadan sonra bir mağarada Battal'ın atını ve Hamza'nın silahlarını bularak din uğrunda savaşma-ya başlar. Yendiği bir Hristiyan, Şerif Hızır'a "kahraman, yiğit" anlamı-na gelen "Saltuk" lakabını takar.
Sarı Saltuk, olağanüstü özelliklere sahip biridir; Müslüman olmayanlarla savaşır, onları İslamiyet'e davet eder.
Dili, XV. yüzyıl Osmanlı Türkçesidir.

Eserin Özeti: [Ebulhayr Rumi'nin Saltukname'sinde anlatıldığına göre: Sarı Saltuk, Seyyit Battal
Gazi soyundandır. Asıl adı Şerif Hızır'dır. Battal Gazi gibi savaşa niyet eder. Rüyasında gördüğü Battal, ona "ciğer-guşem" (ciğerimin köşesi) diye seslenir ve bir mağarada duran Aşkar adlı atını almasını buyurur. Şerif Hızır'ın bir savaşta yendiği Alyon-ı Rumí adlı bir yiğit Müslüman olur; Şerif ona İlyas-ı Rumi adını verir, Alyon da Şerif'e Saltuk adını takar. Sarı Saltuk, bundan sonra birçok ülkede pek çok savaş eder. Büyük atası Battal Gazi gibi kâfirleri yener; savaşlarda birçok şehir alır, kiliseler yakar; yendiği düşmanları Müslümanlığa çağırır, kabul etmezlerse o zaman onları öldürür; birçok keramet gösterir; kimi zaman da yer altında cinlerle savaşır; başı daralınca Hızır imdadına gelir; rüyasında sık sık Peygamber'i, Ali'yi ve Battal Gazi'yi görür. Bu arada, tarikat adamlarından Hacı Bektaş-ı Veli, Tapduk Emre, Mevlana vb.; hükümdarlardan II. Alaeddin Keykubad, Ertuğrul Bey, Sultan Osman, Sultan Orhan, Umur Bey vb. ile görüşür. Doksan dokuz yıl yaşadıktan sonra zehirlenip yaralanarak ölür. Cesedini on iki tabuta koyup on iki beye verirler. Asıl ceset, Eskibaba'daki kilisenin altındadır.]  

SATUK BUĞRA HAN DESTANI
İslamiyet'i kabul eden ilk Türk devleti olan Karahanlılara ait destandır. Menakıpname özelliği taşıyan destanda, Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han'ın İslam dinini kabul etmesi ve İslamiyet'i yaymak için gösterdiği kerametler anlatılır. Bu destan, Kaşgar ve Balasagun şehirlerinde ilk Müslüman Türk devletini kuran Karahanlılara aittir.
Satuk Buğra Han da Karahanlıların bilinen ilk Müslüman Türk hükümdarıdır. Destan, Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han etrafında gelişen olaylar halkası ve İslamiyetten önce-ki Türk destanlarından alınan motiflerle örülmüştür. İslam dinini kabul edişi ve İslamiyet'i yaymak için gösterdiği kerametler anlatılır. Bu destanın yüz otuz beş sayfalık kısmı yazıya geçirilmiştir. Bu destanın kayıtlı olduğu Tezkire-i Buğra Han adlı eserin çeşitli el yazmaları vardır.
Destanda Türklerin İslam dinini kabul edişleri ilahî bir ilhama bağlanır.

SİYENPİ DESTANI
II. yüzyılda yaşamış olan Siyenpi hükümdarı Tan-şe-hoay Yabgu'nun olağanüstü özellikler taşıyan doğuşunu ve kahramanlığını anlatan bir destandır.
Destan, Çin kaynakları tarafından çok kısa olarak tespit edilmiştir. Bu destanın biraz değişmiş ve genişlemiş şekli Radloff tarafından Altay Türklerinden derlenmiştir.
Eserin Özeti: [Mo-lo-heu adında bir Siyenpi, cenup Hunluların ordusunda 3 yıl askerlik yaptı. Bu
müddet zarfında karısı bir çocuk doğurarak adını Ta-şe-hoay koydu. Mo-lu-heu yurduna dönüp çocuğu görünce büyük bir gök gürültüsünden korkarak göğe bakınca ağzına bir dolu tanesi düştüğü ve bundan gebe kalarak 10 ayda bu çocuğu doğurduğunu söyledi. Mo-lo-heu bu harikalı işe inanmış görünmekle beraber, çocuğun yüzünü görmek istemedi. Anası da onu gizlice büyüttü. Çocuk 15 yaşlarına geldiği zaman bir gün kendi sürülerine yağmaya gelen haydutlarla o kadar kahramanca çarpıştı ki hemen büyük ün kazandı. Yanına birçok yiğit toplandı.] (Atsız, "Türk Edebiyatı Tarihi")

ŞU DESTANI
Saka Türklerine ait bir destandır. Destan, Kaşgarlı Mahmut'un Divanü Lügati't-Türk adlı eserinde kayıtlıdır. Saka hükümdarı Şu ile ilgili olan bu destan MÖ 330-327 yıllarındaki olayları anlatmaktadır. Bu tarihlerde Makedonyalı İskender (Zülkarneyn), İran'ı ve Türkistan'ı işgal etmişti. Destan, Türklerin İskender'le mücadelesi ve geriye çekilmelerinin öyküsüdür. Bu destan içinde, doğuya çekilmeyen yirmi iki aileden, Türkmen adıyla söz edilmektedir.
Kaşgarlı Mahmut Divanü Lugati't Türk'te İskender'den, Zülkarneyn olarak söz etmiştir.
Eserin Özeti: [Zülkarneyn (İskender), Semerkant'ı geçip Türk yurtlarını almak üzere harekete
geçtiği zaman, Şu adında bir genç, Türkistan'da hükümdardır. İskender'in gelip geçici bir akın düzenlediğine inanmaktadır. Bu nedenle savaşmak yerine doğuya çekilmeyi uygun bulmuştur. Ancak, yirmi iki aile yurtlarını bırakmak istemedikleri için doğuya gidenlere katılmazlar. Doğuya giden grubun izlerini takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi, direnen yirmi iki kişiye rastlamış, görüşüp tartışmışlardır. Yirmi iki kişi, bu iki kişiye, "Erler, İskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl olsa bir yerde sürekli kalamaz. Kal, aç..." demişlerdir. "Bekle, eğlen, dur" anlamına gelen "Kalaç", bu iki kişinin soyundan gelen Türk boyunun adı ol-muştur. İskender, Türk yurtlarına geldiğinde, bu yirmi iki kişiyi görmüş ve "Türk'e benziyorlar" anlamında "Türk mânend" demiştir. İşte bu yirmi iki kişi, Türkmenlerin atalarıdır. Öte yandan Şu Uygurların yanına gitmiş, Uygurlar gece baskınında İskender'in öncülerini bozguna uğratmıştır. Daha sonra İskender ile Şu barışmış, Uygur şehirlerini yaptırmış ve geri dönmüştür. Şu ise, Balasagun'a dönerek kendi adıyla anılan şehri yaptırmış ve bir tılsım koydurtmuştur. Bu tılsımdan dolayı, leyleklerin şehrin karşısına kadar geldiği ama şehri geçip gidemediği öne sürülmektedir. Bu destana göre İskender, Türkistan'a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdir. İskender Türkistan'da direnişle karşılaşmadığı için ilerlememiştir. Büyük ölçüde çadırlarda yaşayan Türkler, İskender'in seferinden sonra yerleşik hayata geçmişlerdir.]

TÜREYİŞ DESTANI
Uygur Türklerine ait bir destandır. Destanın parçası Çin kaynaklarında yer alır.
Destan, Uygurların erkek bir kurttan türeyişi üzerine kuruludur. Uygur hakanının iki kızını insanoğluyla evlendirmeyi uygun bulmayarak Tanrıya kızlarıyla evlenmesi için yakarması, Tanrının bir kurt suretin-de görünerek kızlarla evlenmesi ve Uygur Türklerinin bu evlilikten çoğalması anlatılır.
Eserin Özeti: Eski Kun (Hun) hükümdarlarından birinin çok güzel iki kız vardı. Hükümdar bunların
ancak Tanrılarla evlenebileceklerine inandığı için, kızlarını insanlardan uzak tutmayı düşündü. Ülkesinin kuzey taraflarında yüksek bir kule yaptırdı, kızları oraya kapattı ve Tanrının gelip bunlarla evlenmesi için yalvarıp yakardı. Bir kurt, kulenin çevresinde dolaşıp ulumaya başladı ve kulenin dibinde kendisine bir in yaptı. Küçük kız, bunun Tanrı olduğunu anladı, ablasıyla birlikte aşağıya indi. Kurtla kızların evlenmelerinden Uygurlar türedi. Bunların sesi kurt sesine benzerdi, şarkı söyledikleri zaman kurt gibi haykırırlardı.]

YARATILIŞ DESTANI
Şamanizm'e bağlı Altay Türkleri arasından XIX. yüzyılda Rus bilgini Radloff tarafından derlenmiştir.
Eserin Özeti: [Başlangıçta "Tanrı Kara Han" ile "su" vardı. Kara Han yalnızlıktan sıkılıyordu.
Su dalgalandı, "Ak-Ana" çıktı, Kara Han'a "Yarat!" dedi, Kara Han, kendine benzer birini yarattı, ona "Kişi” adını verdi. Kara Han'la Kişi, suyun üzerinde iki kara kaz gibi uçuyorlardı. Kişi, bu sessizlikten sıkıldı, Kara Han'dan daha yükseğe uçmak istedi. Tanrı, onun uçma gücünü aldı; Kişi suya düştü, battı, az kalsın boğulacaktı. Pişman oldu, Kara Han'dan yardım diledi. Tanrı, yükselmesini buyurdu. Kişi'nin çıkardığı toprağı su yüzüne serpti, "Büyü!" dedi. Toprak büyüdü. Kişi, kendisi için gizli bir dünya yapmak üzere toprağın bir kısmını ağzında saklamıştı. O toprak da büyümeye başlamıştı. Kara Han eğer tükürmesini buyurmasaydı, Kişi az kalsın boğulacaktı. Kara Han'ın yarattığı dünya düzdü, Kişi'nin ağzından saçılanlar yüzünden bataklık tepeciklerle örtüldü. Kara Han kızdı, Kişi'yi ışık âleminden kovdu, ona "Erlig" (Şeytan) adını verdi. Yerden, dokuz dallı bir ağaç yükseltti, her dalın altında bir adam yarattı. Bunlar, dünyadaki dokuz insan soyunun atalarıdır. Erlig, bu yeni yaratıkların çok güzel ve iyi olduklarını görünce onların kendi-sine verilmesini istedi, Kara Han razı olmadı. Erlig onları kandırıp kötülüğe sürükleyerek kendine çekmeye başladı. Kara Han, insanların bu akılsızlıklarına kızarak onları kendi başlarına bıraktı. Erlig'i yeraltındaki karanlıklar âleminin üçüncü katına sürdü; kendisi için de göğün on yedinci katını yaratarak yerleşti. Yeryüzünde kendi başlarına kalan insanları korumak ve eğitmek için de bir melek gönderdi. Erlig, o güzel göğü görünce Kara Han'dan izin alarak o da kendisine bir gök yarattı. Oraya, kandırdığı kötü ruhları yerleştirdi. Bunlar Kara Han'ın yarattığı dünyadaki insanlardan daha iyi yaşıyorlardı. Kara Han'ın canı sıkıldı, bir kahraman göndererek Erlig'in göğünü yıktırdı. Yıkıntılar dünyanın üzerine düştü. O yüzden, dünyada yüksek dağlar, derin boğazlar, büyük ormanlar meydana geldi. Kara Han, Erlig'i dünyanın en alt katına sürdü. Bu güneşsiz, aysız, yıldızsız, karanlık yerde dünyanın sonuna kadar oturmasını buyurdu.] (Cevdet Kudret, "Örnekli Türk Edebiyatı Tarihi")

İslamiyet Öncesi Yazılı Kaynaklar

ALTUN YARUK
Uygur Dönemi'ne aittir. "Altın ışık" anlamına gelen eser, Beş Balıklı Şıngku Seli Tutung tarafından Çinceden Uygurcaya çevrilmiştir. Şıngku Seli Tutung birçok eklemeyle eseri genişletmiştir.
Altun Yaruk, Burkancılığın (Budizm'in) esaslarını, felsefesini ve Buda'nın menkıbelerini anlatan bir eserdir. İçinde çatikler (hikâyeler) ve şiir parçaları da bulunmaktadır. Eserde, dinî ve ahlakî hikâyeler yer alır. Bunların en ünlüleri "Şehzade ile Aç Pars Hikâyesi", "Dantipali Beğ Hikâyesi" ve "Çaştani Beğ Hikâyesi"dir. "Şehzade ile Aç Pars Hikâyesi"nde açlıktan ölmekte olan bir parsı kurtarmak için parsa kendisini yem olarak feda eden bir şehzade anlatılır. "Dantipali Beğ Hikâyesi"nde kendisini feda eden geyiktir. "Çaştani Beğ Hikâyesi"nde Çaştani Bey'in, ülkesinde yaşayan insanlara hastalık ve belalar getiren şeytanlarla mücadelesi anlatılır.

IRK BİTİG
Tahminen 930 yılında ve Göktürk harfleriyle kaleme alınmış olan Irk Bitig (Fal kitabı) Mani muhitinde (çevresinde) yazılmış önemli bir metindir. İçinde dine ait unsurlar bulunmakla beraber dini bir eser değildir, bir fal kitabıdır.
Her biri ayrı bir fal olarak yorumlanan 65 paragraftan meydana gelmiştir. Her falın (paragrafın) başında siyah mürekkeple çizilmiş küçük daireler vardır. Böylece her fal üç rakamla bir sayı ile numaralandırılmış gibidir. Mesela, bir paragrafın başındaki birinci dizede 2, üçüncü dizede 4 daire varsa bu fal 2 2 4 numaralı faldır. Falına bakmak isteyen insan muhtemelen dört yüzünden her biri bir sayıya delalet eden aşık kemiğini üç defa atmak suretiyle kaç numaralı falın kendisine isabet ettiğini tespit eder.

KALYANAMKARA İLE PAPAMKARA [İyi Düşünceli Prens ile Kötü Düşünceli Prens]
Uygur edebiyatının yazılı ürünlerindendir. Sanskritçeden Çinceye, Çinceden de Uygur Türkçesine çevrilmiştir. Asıl adı Edgü Ögli Tigin ile Ayıg Ögli Tigin (İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü Düşünceli Şehzade) olan eser, Uygur dönemine ait en tanınmış masallardan biridir. Esere, 'Budacı İyi ve Kötü Kalpli Prens Masalı', 'Türk Dilinde ve Uygur Yazısıyla İki Kardeşin Budacı Masalı' gibi adlar da verilmiştir.
Eser, Orta Asya'daki araştırmalar sırasında Çin'in Kansu vilayetindeki bir Budist tapınakta bulunmuştur.
Eser, Burkancılığa ait bir menkıbenin hikâyesidir. Eserde, iyi yürekli bir şehzadenin bütün canlılara yardım etmek ve canlıların birbirlerini öldürmelerine engel olmak üzere çok değerli bir mücevheri ele geçirmek için çıktığı maceralı yolculuk anlatılır.

SEKİZ YÜKMEK [Sekiz Yığın, Sekiz Tomar]


Uygurlar arasında çok yayılmış olan dinî bir eserdir. Çinceden çevrilmiş olan Sekiz Yükmek, Burkancılığa ait dinî-ahlâkî inanışlarla bazı pratik bilgileri içerir.
Kısa cümleleri, açık ve samimî ifadesi, zengin kelime hazinesi ile dikkate değer bir üslûbu vardır.


Şehzade ile Aç Pars Hikâyesi


Çatikte açlıktan ölmek üzere olan bir Parsı kurtarmak isteyen fedakâr şehzade anlatılır. Parsın ölmemesi için şehzade kendisini ona yem eder. Çatiğin sonunda Buda şehzadenin kendisi olduğunu ifade eder. Bu hikâye de çok canlı ve akıcı üsluba sahiptir. Şehzadenin ölümü üzerine yazılan şiirlerde ise tam bir ağıt havası vardır.

bottom of page